• Hakkında.
  • Kayıp kıta Mu hakkında bilgi


    Kayıp kıta Mu hakkında bilgi

    Mu Kıtası

    Vikipedi, özgür ansiklopedi


    Yonaguni, Japonya Japon dalgıçların Pasifik’te, Yonaguni Jima açıklarında, deniz dibinde keşfettikleri devasa piramitten görüntüler.” (Masayuki Kimura’nın tezine dayanarak yapılan araştırma)

    Mu (Kıtası), Büyük Okyanus’ta yer aldığı [1] ve 70 bin yıl önce battığı iddia edilen efsanevi batık kıta.
    İlk olarak Amerikalı Albay ve gezgin James Churcward’ın Tibet’te yaptığı araştırmalara dayanan ve bunlarla ilgili olarak yazdığı 4 adet kitabına konu edilmiştir. Churchward, Tibet tapınaklarında bulduğu yazı tabletlerini oradaki rahiplere tercüme ettirerek elde ettiğini açıkladığı efsaneye göre Büyük Okyanus’da, Asya kıtası ve Amerika kıtası arasında ve Avustralya’nın iki katı büyüklüğünde bir kıta olduğu anlatır.
    Bilim çevrelerinde levha tektoniği konusundaki bilgi birikimine dayanarak MU’nun da Atlantis gibi bir efsane olduğu konusunda görüş birliği vardır.[2] Levha tektoniğine göre kıtaları oluşturan SiAl (silisyum/alüminyum) kayalar, okyanus diplerini oluşturan SiMG (silisyum/magnezyum) kayalar üzerinde “yüzerler”. Büyük Okyanus dibinde Mu kıtasını kanıtlayacak herhangi bir SiAl kayya rastlanmamıştır.[3]

    Mu Kıtası varsayımının bilimdeki kabul derecesi
    İlk kez James Churchward tarafından ortaya atılan[1], [4]geçmişte üzerinde ileri bir uygarlığın bulunduğu, Pasifik Okyanusu’nda bir kıtanın varlığı konusundaki görüş, çeşitli belge[5] ve bulgular [6] mevcut olmakla birlikte, henüz arkeologlar arasında yaygınlık kazanmamış bir görüş veya bir varsayım olmaktan öteye gidememiştir. Türkler’in de Mu Kıtasından geldiği söylentileri de varsayım olarak eklenmiştir. Mu Kıtası, Türkiye’nin ilk cumhurbaşkanı M. Kemal Atatürk’ün talimatıyla kurulan bir ekip tarafından araştırılmıştır.

    Churchward’un İddiası

    Churchward’un iddia ettiğine göre [7]Mu uygarlığını araştırmasına başlaması, Batı Tibet’teki, adını vermediği gizli bir tapınağın arşivlerinde bulunan, çok eski bir dilde yazılmış olan Naacal Tabletleri’ni okumasıyla başlamıştır. Söylediğine göre,[8] bu tabletleri okuyabilme becerisini de yine o tapınakta bulunan bir Tibet rahibinden öğrenmiştir. Churchward sonraki yıllarda, mineralog ve arkeolog olan Dr. William Niven tarafından Meksika’da ortaya çıkarılan tabletler üzerinde çalışmıştır. Churchward’a göre,[9] Mexico City yakınlarında 1921–1923 yılları arasındaki kazılarda keşfedilen bu 2600 tablet, Tibet’te öğrendiği Naga-maya dilinde yazılmıştı. Churchward’a göre [10]bu tabletler 12.000 yıldan daha eskiydi.

    Varsayımı savunanların görüşleri

    Yaklaşık 50 yıl boyunca 20’den fazla ülkeye giderek Mu uygarlığı hakkında veri toplayan James Churchward’un ve Mu varsayımını destekleyenlerin Mu uygarlığı hakkındaki görüşleri kısaca şöyle özetlenebilir:

    • Yeryüzünde insanın ilk ortaya çıktığı kıta Mu kıtasıdır.[11]
    • Mu kıtası kuzeyden güneye 3000 mil, doğudan batıya 5000 mil kadar uzanan,üç kara parçasından oluşan büyük bir kıtaydı.[12]
    • Günümüzde Polinezya, Mikronezya ve Melanezya takımadalarını oluşturan adalar, muhtemelen bu kıtadan arta kalan kara parçalarıdır.[12]
    • Bu kıta, kıtanın altında yer alan gaz odacıklarının patlamalara yol açması nedeniyle, yaklaşık 12.000 yıl önce 64 milyon nüfusuyla birlikte sulara gömülmüştür.[13]
    • Bu kıtada 70.000 yıl önce tek tanrılı bir din bulunuyordu. Aynı tarihlerde Mu’lular diğer kıtalarda koloniler oluşturmaya başlamışlardı ki, anavatan dışındaki en büyük imparatorluk, başkenti günümüzde Gobi Çölü’nün uzandığı bölgede bulunan Uygur İmparatorluğu’ydu.[14]
    • Mu dininin öğretimini Naakaller adı verilen rahipler üstlenmişlerdi ve sembolizme dayalı bir öğretimleri vardı.[15]
    • Mu dininin esası, Tanrı’nın tek oluşuna ve ruhsal gelişim için sürekli olarak tekrar doğmak inanışına dayanıyordu.[16]
    • Atlantis’teki din Mu’nun tek tanrılı dininden başka bir şey değildir.[17]
    • “Ra” sözcüğü güneş anlamına gelirdi ki, daire ile ifade edilen güneş sembolü, bir ad ve sıfat vermek istemedikleri, “O” diye hitap ettikleri Tek Tanrı’yı simgelemede kullanılırdı; Mu imparatoru da “Mu’nun güneşi” anlamında Ra-Mu adıyla ifade edilirdi. Ra sözcüğü sonradan diğer kıtalara ve Atlantis yoluyla Mısır’a da taşınmıştır.[18]
    • Dört ırktan oluşan Mu’lularda yazı dilleri farklı olmakla birlikte, konuşma dilleri ortaktı..[19]
    • Mu’lular günümüz uygarlığına kıyasla manevi alanlarda çok daha ileriydiler.[20]
    • Telepati, durugörü, çift bedenlenme, astral seyahat gibi, uygarlığımızda ancak kimi medyumlarda ve mistiklerde görülebilen olağanüstü yetenekler Mu’lularda olağan yetenekler olarak mevcuttu.[21] (Bu, Churchward’un değil, bazı izleyicilerinin görüşüdür).[22]
    • Mu uygarlığının en önemli çöküş nedeni, teşevvüş adı verilen, bir aşamadan diğerine geçilirken yaşanan kargaşa dönemini atlatamamasıdır. (B.Ruhselman’a göre)[23]

    Genelde bu iddiaların herhangi birini destekleyecek arkeolojik veya antropolojik bulgu bulunmamaktadır. Mu dinine, kolonilerine (örneğin Uygur İmparatorluğu kolonisi fikri) ve Mu kıtasının nasıl battığına ilişkin iddialar[kaynak belirtilmeli] Mu varsayımını savunanlar arasında da genel geçer kabul görmemiştir ve farklı düşünceler mevcuttur.

    İleri sürülen kaynaklar

    Auguste Le Plongeon ve Brasseur de Bourbourg adlı araşturmacılar da Churchward’la aynı dönemde Mu konusunda araştırmalarda bulunmuşlardır; kimilerine göre[24] konuyu ilk kez Le Plongeon gündeme getirmiştir. Arkeolog Egisto Roggero, baron D’Espiard de Cologne, Hans S.Santesson, J.Churchward’dan sonra konuyla ilgilenen önemli araştırmacılar arasında sayılırlar. Mu araştırmacılarına göre, Büyük Okyanus’daki, Mu kıtasından arta kalan, çoğu insanlarca meskun olmayan adalardaki devasa kalıntılar da Mu varsayımını destediği iddia edilmektedir. [25] Ancak bu iddiaların hiçbiri bilimsel yönden Mu efsanesine kanıt sağlamamaktadır.

    Mu’dan yapılan göçler]

    Mu araştırmacılarına göre, [26] [27] Mu kıtasından her kıtaya göçler yapılmışsa da başlıca göçler Kuzey ve Güney Amerika’ya, Orta-Asya’ya, Mısır ve Anadolu’ya yapılmıştır. Churchward’a göre [27] [28] 70.000 yıl önce mevcut olan Uygur imparatorluğu Avrupa içlerine kadar uzanmaktaydı. Uygur imparatorluğu birine Churchward’un manyetik felaket adını verdiği iki büyük doğal afetle (-diğer afet dağların yükselmesidir-) darbe yemiş ve sağ kalanlar aralarında Avrupa’nın birçok kavminin de bulunduğu çeşitli ari kavimleri oluşturmuşlardır. Kimilerine göre [29],Mu ya da Orta-Asya kökenli bu kavimlerin hemen hemen hepsinde (yaklaşık 40 dilde) telaffuzları az çok ufak farklarla, “baba” anlamına gelen ata sözcüğü mevcuttur. Churchward Uygurlar’ın torunları olan bu kavimlerden bazıları olarak Keltler’i, Basklar’ı ve Asyalı İskitler’i sayar. [27] [30] Yine Churchward’a göre[27] [31] Osiris Mu kıtasında eğitilmiş, Atlantis’te reform yapmış, Atlantis’li bir bilge ya da peygamberdir; öğretisi sonradan “Osiris dini” adını almış olup Hermes-Thot tarafından Mısır’a getirilmiştir. ABD’nde “uyuyan peygamber” lakabıyla anılmış Edgar Cayce’in “akaşik okumalar”ına göre, Atlantis gibi Mu kıtası’nın da batmasına neden olan etken, Atlantisliler’den satanik yol mensuplarının, ellerindeki nükleer güçleri yıkıcı amaçlarla kullanmaları yüzünden yerkabuğunun dengelerini bozmalarıydı. [32]

    Tahsin Mayatepek’in araştırmaları

    Tahsin Mayatepek (Mayakon), Türk dilini Tetkik Cemiyeti Başkanı İbrahim Necmi Dilmen ile yazışmalarından sonra Atatürk’e 7-8 adet rapor göndermişti. Bugüne kadar 7. rapordan 13. rapora kadar ulaşılabilmiştir. Turan Dursun 1978 yılında 14. rapora ulaştığını açıklamış ve bununla ilgili bir inceleme yazmıştı. Mayatepek raprolarından 7 numaralı raporda Churchward’ın kitaplarından bahsedilir. 1. raprodan 5. rapora kadar bulunamamıştır. Başka rapor olup olmadığı bilinmemektedir.
    Meksika’ya maslahatgüzarı Tahsin Mayakon, 2 Mart 1936 tarihinde Churchward’ın kitapları ile ilgili 7. raporu Atatürk’e sunduğunda Atatürk, Churchward’ın kitaplarını getirtmiş ve 60 çevirmene kısım kısım taksim ederek Türkçeye tercüme ettirmiştir.[33] Mayatepek raporlarının geri kalanları Maya kültürü ve dili ile ilgilidir. Tahsin Mayakon, Meksika’da Maya kültürünü incelemiş, incelemeleri sonuncunda çok sayıda sözcüğün Türk ve Maya dillerinde aynı olduğunu saptamıştı.[33] Bu sözcüklerden biri de Türkçe’deki “tepe” sözcüğüydü (Maya dilindeki karşılığı “tepek” idi ve tepe anlamına geliyordu). Bunun üzerine Atatürk Meksika’ya elçi olarak atadığı Tahsin beyin soyadını “Mayatepek” olarak değiştirmiştir.[34] Fakat Tahsin Mayatepek’in iki kültür arasında bulduğu ortak noktalar sözcüklerden ibaret değildi; her iki kültür arasında, Mayalar’ın ayyıldızlı davullarından, Şamanik kültüründen, kilim desenlerinden, sembollerinden tüy takma alışkanlıklarına kadar pek çok ortak nokta mevcuttu.[kaynak belirtilmeli] Tahsin Mayatepek, çalışmalarını belge ve fotoğraflarla 3 ciltlik bir defter halinde toplayarak Atatürk’e gönderdi. [33]Bunların ikisi 1970’lere kadar TDK kütüphanesinde bulunuyordu[2] (No:57-56) Üçüncü defter kayıptır. Bu defterlerde dini tören, ibadet ve tapınaklarda da benzerlikler bulunduğu belirtiliyordu.[kaynak belirtilmeli]
    Tahsin Bey, Atatürk’ün isteğiyle 1935 senesinde Meksika Büyükeliçiliği’ne atandı. Ancak Büyükelçi Tahsin Bey’in Vazifesi çok daha farklıydı; Mustafa Kemal Atatürk Tahsin Bey’i Mu Kıtası, Mayalar ve Türkler arasındaki ilişkiyi araştırmakla görevlendirmişti. [33]
    Bazı yazarlar tarafından Atatürk’ün Churchward’ın tezlerine önem verdiği iddia edilimektedir.[33][35] Buna karşın Atatürk 20 Eylül – [25 Eylül]] 1937] tarihleri arasında yapılan Türk Tarih Kongresinde konuyu dile getirmemiş, en yakınlarındaki Afet İnan’a bu konudan bahsetmemiş ve Türk dili Tetkik Cemiyetine konuyu incelemesi için talimat vermemiştir. Sadece Churchward’ın kitaplarının çevirilerini okumakla ve her zaman yaptığı gibi sayfa kenarlarına notlar almakla yetinmiştir.[36]

    Pek çok dilde ortak bir sözcük

    Kimi araştırmacılara göre Türkçe’de “baba” anlamına gelen ata sözcüğünün az çok ufak söyleniş farklarıyla dünyanın farklı kıtalarında yaşayan kavimlerin dillerinde bulunması ve bunların hepsinde yine “baba” anlamına gelmesi, bütün bu kavimlerin geçmişte ortak bir kökeni olduklarını ortaya koymaktadır. Baba anlamına gelen birbirine yakın sözcüklerden ve kullanıldıkları dillerden bazıları 1936’daki Türk Dil Kurultayı’nda şöyle saptanmıştır:

    • 1- Türk Dilleri:
    • • Uygur,Koybal,Kazan,Kırgız ve Batı lehçeleri………..Ata
    • • Kuman, Televüt lehçeleri…………………………………Atta
    • • Çuvaşça……………………………………………………..Atey
    • • Kazanca…………………………………………………….Etey,at a
    • • Altayca………………………………………………………Ada
    • 2- Ön-asya Dilleri:
    • • Sümer dili…………………………………………………..Ad,adda
    • • Elam dili…………………………………………………….Atta
    • • Mitanni dili …………………………………………………Atta(i)
    • • Hitit dili………………………………………………………Atta
    • • Luwi …………………………………………………………Tati
    • 3- Hint-Avrupa Dilleri:
    • • Grekçe………………………………………………………Atta
    • • Latince………………………………………………………Atta, atavus
    • • Got…………………………………………………………..Atta
    • • Eski Nort……………………………………………………Atte
    • • Eski Yukarı Almanca…………………………………….Atto
    • • Eski Slavca………………………………………………..Atetz
    • • Polap dili……………………………………………………Otay
    • • Orta İrlanda dili…………………………………………….Aite
    • • Votyak dili………………………………………………….Atay
    • • Macarca…………………………………………………….Atya
    • 4- Diğer dillerde:
    • • Kalmuk dili…………………………………………………Atey
    • • Bask dili……………………………………………………Aita
    • • Eskimo dili…………………………………………………Atatak

    Charles Berlitz’in saptadığı baba anlamlı sözcükler ve kullanıldıkları diller: [değiştir]

    • • Malta……………………………………………………….Tata
    • • Welsh………………………………………………………Tad
    • • Roumani…………………………………………………..Thatha
    • • Fiji…………………………………………………………..Tat a
    • • Samoa……………………………………………………..Tata
    • • Tagalog…………………………………………………….Tatay
    • • Quechua kızılderilileri…………………………………..Taita
    • • Dakota (Siu) kızılderilileri………………………………Atey
    • • Nahuatl kızılderilileri…………………………………….Tata,tahtli
    • • Seminole kızılderilileri…………………………………..İntati
    • • Zuni kızılderilileri…………………………………………Tatçu,taççu
    • • Hurri dili……………………………………………………Atai
    • • Kuzeydoğu Kafkas dilleri…………………………….Ada
    • • Rusça……………………………………………………..Atets
    • • Etrüsk……………………………………………………..Apa,ate
    Türkler ve Kayıp Kıta Mu Efsanesi
    “Efendiler,
    Bu insanlık dünyasında en az yüz milyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği oranında tarih alanında da bir derinliği vardır. Türk milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan, insanlığın ikinci babası Nuh Aleyhisselam’ın oğlu Yâfes’in oğlu olan kişidir.”

    Atatürk 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 130. toplantısının birinci oturumunda yaptığı konuşmada Türklerin kökeni hakkında böyle diyordu. Tesadüfi bir konuşma değildi ve onun Türklerin kökenine ilgisinin devamı da gelecekti…
    Atatürk’ün cumhuriyetin ilk yıllarında bu alanda başlattığı araştırmalar, özellikle 1930’ların başında yoğunlaştı. 1930’da Tarih Heyeti’ni oluşturarak Türk Tarihinin Ana Hatları adlı kitabı hazırlattı. 1931’de ise Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin kuruluşuna ön ayak oldu ve adı daha sonra Türk Tarih Kurumu olarak değiştirilen cemiyetin çalışma alanını Türk ve Türkiye tarihi olarak belirledi. Kurumun bir yıl sonra gerçekleştirilen ilk genel kurulunda Türk Tarih Tezi kabul edildi.
    Tez iki ana eksen üzerine oturuyordu; “Türk uygarlığı tarihin en eski uygarlıklarından biridir ve bu uygarlığın kökeni Orta Asya’dır.”
    Bu çalışmaların bir ayağının eksik olduğunu düşünen Atatürk, Türk Dil Kurumu’nu da kurdurarak, ulusçuluğun ana öğelerinden olan dil konusunda da derin bir çalışma başlattı. Onun Türk Tarih Kurumu’nun ikinci Dil Kurultayı’nda yaptığı konuşmada yer alan “Güneş” yaklaşımı, sonradan tanışacağı Mu Efsanesinin Güneş kültü ve kendi tezi Güneş Dil Teorisi’yle doğrudan ilintiliydi.

    Tarih çalışmaları, Türk tarihinin ana kaynaklarını araştırmak, arkeoloji yoluyla yeni bilgiler sağlamak, tarihte ve bugün ırk karakterlerini antropolojik yöntemlerle saptamak gibi noktalar üzerinde şekilleniyordu.


    Tarih ve Dil kurumlarının varlık nedeni de bu temellere yaslanıyordu. Atatürk, Türk uzmanların yabancı meslektaşlarına ihtiyaç duymadan arkeolojik kazılardan çıkacak yazıları inceleyebilmesi ve bu yoldan elde edilecek bilgilerle eski uygarlıkların gerçeğine ulaşmak amacıyla eski dillerin öğrenilmesi için de Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ni kurdurdu.

    Orta Asya Uygarlıklarının Kökeni
    Türk Tarih Tezi’nde Türklerin kökeninin Orta Asya olduğu resmen dile getiriliyordu. Ama Orta Asya uygarlıklarının kökü neredeydi? Mustafa Kemal bu sorunun yanıtı olabilecek anahtara 1932’de ulaştı. İlkel diller uzmanı ve tarihçi-diplomat Tahsin Mayatepek’in sunduğu ön raporda Güney Amerika uygarlıklarından Maya uygarlığının dil ve kültürleriyle Anadolu ve Orta Asya kültürleri arasındaki benzerliğe dikkat çekiliyordu.
    Mayatepek, bu süreci inceleyip Atatürk’e raporlar halinde iletmesi için 1935’de Meksika’ya maslahatgüzar atandı. Çok geçmeden de arkeolog William Niven’in Meksika’da yaptığı kazılarda bulduğu yaklaşık 15 bin yıl öncesine ait tabletlerin deşifrelerinden ve ardından James Churcward’ın Hindistan’da bulduğu benzer tabletlerin çevrilerinden Atatürk’ü haberdar etti. O da söz konusu yazarların kitaplarının çevrilmesini emretti. Sağlığı yerinde değildi ama, 1937 yılının önemli bir bölümünü geniş bir kurulca gerçekleştirilen bu çeviriler, üzerlerinde notlar alarak incelemekle geçirdi.

    Atatürk’ün özellikle altını çizip notlar aldığı bölümler insanlığın yaratılışı, 64 milyon nüfuslu bir kıtanın batışı, kıtadan göçler ve özellikle de Orta Asya, Uygurlar ve Türklerle ilgiliydi.
    Mayatepek başlangıçta bu temelden yola çıkıp raporlarında Amerika ve Meksika yerlilerinin dillerindeki Türkçe sözcükleri incelemiş ve yerlilerin kültürel kaynakları ve güneş kültünün dinlerindeki etkilerine yoğunlaşmıştı.

    Ancak 29 şubat 1936 tarihli 7. raporu çarpıcı bir biçimde başlıyor ve şaşırtıcı bilgilerle devam ediyordu.
    “Uygur, Akad, Sümer Türkleri’nin Pasifik Denizi’nde ilk insanların zuhur ettiği Mu’daki büyük medeniyet, dil ve dinlerini cihana yaydıklarına dair yepyeni ve mühim malumatı ihtiva eden rapor: Kuzey Amerika alimlerinden Cononel James Churcward 4 Kıta eserinde dünyada ilk insanların ilk zuhur ve saadet diyarı olarak Tevrat’ta ‘Gan Edn ve Kuran’da “cennati Adn’namı altında zikri geçen ve Pasifik deniz’inde bulunan ‘Mu’ kıtasında ortaya çıktığı ve bu büyük kıtanın 11 bin 500 sene evvel müthiş depremler ve patlamalar neticesinde 24 saatte 64 milyon nüfusuyla denize battığı ve ilk yüksek medeniyetin, dilin ve vahdaniyete dayalı dinin ve fen ilimlerinin Mu kıtasından 70 bin sene önce Maya namıyla çıkarak Asya’da Uygur, Hindistan Naga-Maya, Fırat nehri deltasında Akad, Mezopotamya’da Sümer, Kızıldeniz’in batısındaki arazisindeki Mayu ve Etiyopi kıtasında Tamil namlarını almış olan Mu çocukları tarafından bütün cihana yayılmış olduğu vesaire hakkında, şimdiye kadar Doğu’da ve Batı’da yayımlanan kitapların hiçbirinde görmediğim çok derin ve 50 sene süren incelemeler mahsulü malumata tesadüf ettim.”
    Mayatepek Churcward’ın kitabından şunları naklediyordu: “Eski Türklerin ilk vatan ve kökenleri şimdiye kadar bildiğimiz üzere Orta Asya olmayıp, Pasifik Denizi’nde 200 bin sene mevcudiyetten sonra batmış olan Mu kıtası olduğu ve Orta Asya’ya, Mezopotamya’ya, Yukarı ve Aşağı Mısır kıtasına ve Etiyopi’ye Mu kıtasından binlerce sene evvel gelip Mu’daki yüksek kültür ve medeniyetlerini, dil ve dinlerini yaydıkları anlaşılıyor.”
    Raporda Mu’ya ait bazı sembolleri açıklayarak dünyanın dört bir yanına dağılan uygarlıkları da anlatıyordu:
    “1.Kol: Bu kolu Mu’dan ‘Maya’ namıyla çıkarak Asya’nın doğu kıyılarına ayak bastıktan sonra ‘Uygur’ namı alan Mu çocukları teşkil etmektedir.
    2.Kol: Bu kolu teşkil eden Mu çocukları gemilerle ve ‘Maya’ namıyla çıkarak Hindi Çini kıyılarına çıkmışlar ve oradan ‘Burma’ kıtası istikametinden Hindistan’a girerek oralarda, ‘Naga Maya’ namını alıp, bu namda büyük bir imparatorluk vücuda getirmişlerdir ve bu devlet 200 bin sene devam ettikten sonra yok olmuştur. Bu insanların bir kısmı Hindistan’ın batısından gemilerle Basra Körfezi’nin kuzeyinde Fırat Nehri deltasına girerek, bu yerlere ‘Akad’ ve daha kuzeye ilerleyerek bu havaliye de ‘Sümer’ adını vermişler ve kendileri de bu namı almışlardır.”
    Churcward’ın yapıtı kaynak gösterilerek nakledilen bilgiler arasında şu satırlar da yer alıyordu:”Uygur İmparatorluğu ortadan kalkmadan önce Türk İmparatorluğu’nun mevcut olmadığı ve bu imparatorluğun, Uygur İmparatorluğu’nun yukarıda izah olunan felaketler neticesinde son bulmasından sonra, 10-11 bin sene evvel ortaya çıktığı ve ırktaşlarımız olan Akadlar’la Sümerler’in Orta Asya’dan değil, doğrudan doğruya 70 bin sene evvel Mu kıtasından çıkıp Hindi Çini, Burma, Hindistan yolu ile evvela Fırat deltasına ve müteakiben Mezopotomya arazisine yerleştikleri anlaşılmaktadır.”

    Alıntıdır

    Mu,yani Güneş İmparatorluğu; eski çağlardan günümüze ulaşan tabletlere göre ilk insanın da anavatanı olduğu,Pasifik Okyanusu’nda,Asya ve Amerika kıtalarının ve Avustralya’nın iki katı büyüklüğünde ve günümüzden yaklaşık 12.000 yıl önce şiddetli yer sarsıntıları sonucu battığı sanılan hipotetik kıta.
    Ezoterik kaynaklara göre İnsanoğlunun ana vatanı (dünyanın en eski yerleşim merkezi), din, mitoloji, efsane, destan ve sembollerin doğduğu yer. Yine aynı kaynaklara göre, bu kıta yaklaşık 70.000 yıl önce üzerinde yaşayan 64 milyon insanla birlikte sulara gömülerek yok olmuştur.Bazı araştırmacı bilim adamları dünyanın çeşitli bölgelerinde bulunmuş olan tabletlerdeki yazı ve sembollerin ezoterik bilgileri kanıtlar nitelikte olduğunu ileri sürmektedirler.
    Güneş İmparatorluğu’nun Mu dilindeki adının U-luum-il şeklindeki bileşik kelimeden türeyen bir isim olup:Arazi,İl,Kudret,Devlet anlamına geldiği ifade edilmektedir.



    Mu’nun Yeri

    Günümüzde bu bölgede yer alan ada ve adacıklar bu kıtadan arta kalanlardır. İşin ilginç tarafı on iki bin yılın bu medeniyetin batış tarihi olması, bu medeniyetin başlangıcının çok daha eskilere dayandığını göstermektedir. Ayrıca bu medeniyetin Atlantis Medeniyetinden önce ve Atlantis’in bu medeniyetin mirasçısı olduğu söylenmektedir.
    Churchward ve Niven’in bulguları, Mu kıtasının bugünkü Pasifik okyanusunun oldukça büyük bir bölümünü kapladığını, Hawaii, Haiti, Fiji, Paskalya adaları ile diğer Polonezya adalarının bu batık kıtadan artakalan parçalar olduklarını ortaya koydu.Churchward’a göre Mu kıtası, doğudan batıya 8 bin kilometre, kuzeyden güneye de 5 bin kilometre uzunluğunda dev bir ada kıtaydı. Naacal tabletleri bu kıtanın, uygarlığın beşiği olduğunu öne sürmektedir. Yaklaşık 70.000 yıllık bir uygarlık geçmişine sahip olan Mu; zaman içerisinde tüm dünyada birçok koloniler ve büyük imparatorluklar oluşturmuştur.



    Mu’da İnanç

    Tüm insanlar büyük bir uyum içerisinde ve tek tanrı inancı ile yaşamaktaydı. Tanrının tek olduğu güneş sembolü ile ifade edilmekteydi ve bu dildeki adı Ra idi. Onun için Mu uygarlığına Güneş İmparatorluğu da denilmekteydi. Rahip-kral olarak görev yapan liderlerine Ra-Mu, bilim adamı da olan rahiplerine Naacal denilmekteydi. Ra adının daha sonra Maya ve Mısır dillerinde de aynı anlamda kullanıldığını görürüz.



    Churcward’ın Kaynakları

    Churcward’ın kaynakları, Batı Tibet’te bir mabette, bu mabedin başrahibi tarafından kendisine verilen Naacal Tabletleri ile, Amerikalı Jeolog William Niven’in 1921–23 yılları arasında Meksika’da ortaya çıkardığı tabletler olmuştur.Bu taş tabletler 15.000 yıl önce yazılmıştı.
    Ingiliz Albay James Churcward Hindistan’daki tabletleri Tahsin Bey’e bilgi olarak sundu. Bunlar da kayip Mu Kıtasi ile ilgiliydi. Ve Churcward 50 yıl çalısmıst bu tabletleri çözebilmek için. Bu konuda 5 kitap yayınlamış bir uzmandi.
    Bu tabletler daha ziyade resimlere benzeyen bir yazı stili kullanılmıştır. Adı geçen Rahip, İngiliz Albaya bu tabletleri okuyup anlaması için Sanskritçe öğrenmesi gerektiğini, bunun da yeterli olmayacağını ve eski bir dil olan Naga-Maya dilini de öğrenmesi gerektiğini söyler. Naga-Maya dilini bu rahip bilmektedir ve Churchward, Rahipten bu dili öğrenmekle işe başlar. Neticede bu dilleri öğrenir ve tabletlerdeki yazıları büyük oranda çözer. Albay bu tabletleri çözmek için çok zaman harcar. Daha ziyade emekliliğinden sonra çalışmalarını bu alana teksif eder. Ancak yazıların bazı yerleri deforme olmuş, bazı tabletler de kaybolmuştur. Bunun için metinlerde anlam bütünlüğü bozulmaktadır.
    1.Yukatan’da hazirlanmis eski bir Maya kitabi olan ‘Troano El Yazması’. Bugün British Museum’da bulunmaktadir.
    2.Troano El Yazmasiyla ayni yaşta olan bir baska Maya kitabi ‘Cortesianus Kodeksi’dir. Bugün Madrid Ulusal Müzesi’nde bulunmaktadir.
    3.Paul Schlieman tarafından Tibet’te bir Budist tapınağında bulunan ‘Lhasan Belgesi’.
    4.Yukatan’da Mu Kıtası anısına inşa edilmiş Uxmal Tapınağı’ndaki Yazıtlar yaklaşık 12.000 yıllıktır. Bu tapınakta:
    Geldigimiz yer olan Bati ülkelerinin anisini korumak için insa edilmistir, diye kabartma yazılar bulunmaktadir.
    5.Meksiko şehrinin 96 km güneybatisinda yer alan ‘Ksochicalo Piramiti Yazıtları’. Bu piramit, üzerindeki kabartma yazilara göre;
    Batı ülkelerinin yıkımının anısına insa edilmistir.
    6.Dr. Niven’in Alaska’da buldugu Mu Kıtası sembolleriyle islenmis bir totempol.
    7.Eflatun’un Timeus ve Critias adli eserinde batik kitaya dair su sözler geçer:
    Mu ülkesinde 10 halk vardı.




    Tahsin Mayatepek’in Araştırmaları

    Tahsin Mayatepek
    1882’de Edirne’de doğan Tahsin Mayatepek’in babası Afyonlu Kara Ömer Vehbi Paşa, annesi Boşnak Gülsün Hanım’dı. Aile o zamanlar Sarhoşoğulları olarak anılıyordu (bugün Mayatepek). Tahsin Mayatepek babaları gibi asker olan iki kardeşinin, aksine tarihçi ve diplomattı. Enver Paşa’nın Sultan Vahdettin’in kızı Naciye Sultan ile olan evliliğinden olan kızı Türkan Sultan ile evlenmişti.
    Atatürk kendisini Meksika’ya elçi olarak gönderdi.Orada kendisine Amerikali Arkeolog William Niven’in buldugu tabletlerden bahsettiler. Maya dilinin kökeninin bu tabletlerde oldugu anlasilmisti. Türkçe ile Maya dili benzerlik bu tabletlerde aranacakti. Bu tabletler Tahsin Bey’i saskina çevirdi. Çünkü tabletler M.Ö 200.000 ile M.Ö.70.000 yillari arasinda Pasifik’de yer almis bir kitayi haber veriyordu. Kitanin adi MU idi. Avustralya’dan birkaç kat büyüktü. Yüksek bir uygarliga ulastiktan sonra deprem veya tufan sonucu battigi saniliyordu. Tahsin bey burada Maya kültürünü inceledi ve Türk kültürü ile arasındaki şaşırtıcı benzerlikleri tespit etti. Örneğin 130 dan fazla yer ve kelimenin Maya ve Türk dillerinde aynı veya çok benzer olduğunu gördü
    Tahsin Mayatepek Meksika’daki arastirmalarinda çok daha fazlasini bulmustu. Maya, Aztek ve İnka uygarliklarinin Türkler’in kullandigi eşyalara benzer esyalar kullandigini Atatürk’e iletmisti. Davullar, kalkanlar üzerlerindeki ay ve yildiz sembollerine kadar bizimkilere benziyordu. Tahsin Mayatepek, çalismalarini belge ve fotograflarla 3 ciltlik defter olarak toplayarak Atatürk’e gönderdi. Bunlarin ikisi 70’lere kadar TDK kütüphanesinde idi. (No:57-56) Üçüncü defter kayiptir. Bu defterlerde dini tören, ibadet ve tapinaklarin bile sasilacak kadar benzerligi gösteriliyordu.Yalnızca bu bile Türk’lüğün ne kadar eski bir tarihe sahip olduğunu göstermeye yeterliydi.Diğer bir teori ise Nuh’un torununun oğlu’nun ilk Türk olduğu şeklindeydi ilk Türk MU kıtasında yaşamıştı,yalnızca bulunan bu benzerlikler bile ilk Türk’ün MU’da yaşadığını gösteren teoriyi fazlasıyla destekliyordu.

    “M.Ö. 200.000 ile 70.000 yillari arasinda
    Pasifik’te Mu adinda Avustralya’dan kat
    kat büyük bir Kita mi vardi? Yüksek bir
    medeniyet yarattiktan sonra batmis miydi?

    Dünyaya gözümüzü açtigimiz andan kisa bir süre sonra algilamaya basladigimiz ilk seslerle birlikte, hani kendimizi en güvende hissettigimizde uyumaya çalisirken anlatilan geçmis zaman hikayeleri var ya… Bir zamanlar Pasifik Okyanusunda, Amerika ile Asya arasinda, merkezi ekvatorun biraz güneyinde MU ülkesi denen bir kitanin varligindan bahseder kitaplar. Ama bu bir geçmis zaman hikayesi degildir. Bu, iNSAN denilen üstün varligin yeryüzünde geliserek devam edecek sonu bilinmez hikayesinin basladigi yerdir!

    Her sey ingiliz arastirmaci Colonel James Churcward’in (ingiliz silahli kuvvetlerinde albay) görevli olarak gittigi Hindistan ve Tibet’te 1880 yilinda basladi. Günümüzde evrim kurallari, mühürbilim ve arkeoloji bilimlerine büyük katkilar saglayan arastirmalarinda Churcward eski dinlerin kökenleri ile ilgili çalismalar yaparken, 1883 yilinda Bati Tibet’te bulunan bir manastirda manastirin Bas rahibi RISHI ile tanisti. Burada günümüzden yaklasik 15.000 yil önce yazildiklari ispat edilen tas tabletlerin varligini ögrenen Churcward, NAACAL TABLETLERi olarak adlandirilan bu tabletleri çözümleyebilmek amaci ile manastirda Rishi’nin yaninda iki yil kaldi. Bu süre içerisinde çesitli sembollerden ve sekillerden olusan, eski ve ölü bir dil olan Naacal dilini Rishi’den ögrenen ve tabletleri çözümleyen bilim adami dünyanin çesitli bölgelerinde, Kuzey, Orta ve Güney Amerika’da, Misir’da, Avusturalya’da, Güney Pasifik adalarinin nerdeyse tamaminda Orta Asya ve Sibirya’da 50 yil sürecek arastirmalarin kiyisinda oldugunu bilebilir miydi?

    Şimdi biraz basa dönelim ve bas rahip Rishi’nin binlerce yildan beri gizli kalmis bu tabletleri neden Churcward’e gösterdigini, daha ileri giderek çözümlenebilmeleri için gerekli olan Naacal dilini niçin ögrettigini düsünelim. Bu konuda ispatlanmis kesin bilgilere sahip degiliz. Ancak tabletler çözümlendiginde 15.000 yil önce yazilmis bu tabletlerin Hindistan’a MU kitasindan Naacal rahipleri tarafindan getirildigi ortaya çikiyordu. Bunlara Naacal Kardeslik örgütü de denmekteydi. Naacal’lar hem bilim adami hem rahiptiler ve Mu ülkesinde yönetici konumdaydilar. Mensubu olduklari ilk TEK TANRIli dini (belkide simdilik kaydiyla) hem kendi kitalarinda, hem kolonilerde yasayan insanlara daha rahat anlatabilmek amaci ile bu semboller dilini kullaniyorlardi. Bu dilin ezoterik, manalarini ise yalnizca imparator ve kendileri biliyorlardi.

    Ezoterizmin Osmanlica karsiligi batinilik, Türkçesi içsel, içyüz anlamindadir. Ezoterizmin ziddi olan sisteme ise egzoterizm denir. Osmanlica karsiligi harici, Türkçesi dissaldir. Ezoterik bilgi herkese verilmeyen, açiklanmayan, belli egitimlerden geçerek o bilgiyi almaya hak kazanan insanlara verilen bilgilerdir. Bu bilgilere ulasabilmek için insan önce egzoterik bilgileri ögrenmekle baslar ve çabalariyla zaman içinde ezoterik bilgileri almaya hak kazanabilir.

    Ezotorik bilgiler genelde yazili olmayabilirler ve bir ögreten, yol gösteren tarafindan sembollerle, belirli bir sistemle ögrenciye verilir ögretilirler. Buna inisiasyon denir. Bu kavram örnegin Şaman-Türk geleneklerinde el vermek deyiminde manasini bulur. Çaglar içerisinde Mu dan baslayarak sirasiyla Atlantis, Uygurlar, Maya, Tibet, Hermes-Misir, Hint uygarligi, Rama, Babil, Pisagor, Saabilik, Eflatun, Yesevilik, Yeni Platonculuk, Kabbala, Ahilik, Mevlana, (ve diger batini ekollerin) kaynaginda ezoterizm ve ezoterik bilgiler yatar. Churcward Naacal tabletlerini çözümlediginde ilk olarak Pasifik okyanusunda Asya ile Amerika arasinda büyük bir kitanin varligini ortaya çikardi. Bu kita günümüzden yaklasik 200.000 yil önce üzerinde belki de ilk insani barindirmaya baslamisti. Kitanin topraklari o kadar genis ve bereketli, hava o kadar iliman ve güzeldi ki her sey hizla çogaldi. Yillar çaglari, çaglar bin yillari kovaladi ahenk ve güzellikler içerisinde. Günümüzden 70.000 yil önce Mu kitasi yaklasik 60.000.000’dan fazla insani barindiran dev boyutta bir kita olmustu, hayvani, bitkisi ayni zamanda teknolojisi ile. ilk kolonilesme yeni yerler arama dürtüsü bu yillara rastlar. Bu hareketlenmenin sonunda bati ve dogu yönünde iki göç yolu,iki büyük koloni ortaya çikar. Churcward’ü toplam 50 yil süren bu arastirmalarinda hiçbir sey arkeolog William Niven’in 1921-1923 yillarinda Meksika’da ortaya çikardigi tabletler kadar etkilemez ve gerçege yaklastirmaz. Niven, Meksika’da eski çaglara ait çok fazla tablet bulmustu. Bütün bunlarin çözümlemesi Naacal lisani ile yazildiklari için ancak Churcward tarafindan yapilabildi. Böylece Mu kitasi, göç yollari ve batisi hakkindaki bilgiler bütünün eksiklerini tamamlayarak, bilimin hizmetine sunulabildi. James Churchward, Willam Niven’i günümüz bilimlerine, kendisine isik tutan, katkida bulunan çalismalarindan dolayi sevgi ve saygi ile anmaktadir. Belki de Niven’in buluslari olmasa Churcward çalismalarini bu kadar ileri götüremeyecekti.

    Mu kitasindan çikan, kitaya göre batiya giden bir göç yolu Uygur imparatorlugunu ortaya çikarmistir. imparatorluk Asya ile Avrupa nin çok büyük bir bölümünü kapsamakta idi ve Mu’nun en büyük kolonisi idi. Uygur imparatorlugunun sinirlari zaman içerisinde Avrupa üzerinden Atlantik kiyilarina kadar ulasti. iÖ.1000’li yillardaki Çin belgeleri Uygur’larin 17.000 yil önce uygarliklarinin zirvesinde oldugunu söyler.
    ikinci göç yolu kita ya göre doguya giden, Meksika’nin güneydogusundan Atlantis kitasina geçen yoldur. Atlantis-Uygur’la birlikte ikincil, ilk anakaradir. Mu’dan çikan dogu koloni yollari Atlantis’ten sonra Atlantik Okyanusu’nu geçerek Akdeniz’e ulasmis ve burada bugünkü Fas, Tunus, Cezayir, Yunanistan ve Misir’a kollar vererek Anadolu’ya ulasmistir. Mu kitasi günümüzden yaklasik 12.000 yil önce yasanan depremler ve volkanik patlamalarla sularin derinliklerine gömülmüs, yok olmustur. Churcward’ün derlemis oldugu haritalar incelendiginde çaglar boyu medeniyetlerin besigi olan Anadolu’nun hem Uygur imparatorlugu hem de Atlantis üzerinden gelen göç yollarinin adeta bir harman yeri oldugunu görüyoruz. Bu da aslinda Anadolu, Sümer, Babil, Asur, Grek uygarlik etkilesimlerinden çok daha önceleri tarihin derinliklerinde Mu, Uygur, Atlantis, Anadolu uygarlik etkilesimleri oldugu gerçegini ortaya çikarmaktadir. Bu gerçegi teyit eden bir baska bulus ise Prof. Ralph Solecki nin 1957 yilinda ortaya çikardigi buluntulardir. Solecki Toros daglarindan baslayan, Agri Dagi’na dogru devam eden buradan güneydoguya Zagros Daglari’na (Irak, iran siniri) inen, buradan da güneybatiya Suriye, Lübnan’a dogru bir kavis çizen daglik arazilerde (Solecki buna uygarlik kavisi demektedir) Sanidar magarasinda 44.000 yil öncesine ait 9 iskeletle birlikte, modern insana ait kanitlar bulmustur. Solecki’nin ifadesine göre bu kaviste günümüzden 13.000 – 100.000 yil öncesine ait daha çok sayida magara gün isigina çikarilmayi beklemektedir. Onbinlerce yildan beri bir çok medeniyete ev sahipligi yapmis ANTAKYA’nin geçmisinin genelde ve hakli olarak iÖ.333 yilinda Pers hükümdari Darius’u issos savasinda maglup eden iskender’in bu topraklari tanimasi ile basladigi zannedilir. Bu daha önceki bin, on bin yillara ait arastirmalarin, buluntularin arastirmayi yapanlarin çalismalarini ve neticelerini yeterince tanitamamalarindan veya bütün bunlarin dar bir çerçevede, çevrede kalmasindan kaynaklanmaktadir. Bunun ötesinde yapilan bu çalismalara, arastirmalara verilen lokal ve genel destekler, olaylarin ciddiye alinip algilanmasi da moralite yönünden arastirmacilarin cesaretlenmesinde ve genel paylasimlarinda pozitif bir rol oynayacaktir.

    Antakya’nin çok eski geçmisi ile ilgili ilk arastirma AMIK KAZILARI PROJELERi kapsaminda, Tell Tayinat, Tell Al-Judaidah, Chatal Höyük gibi uluslar arasi arkeolojik tanimlamalar çerçevesinde “Oriental Institute’s Syrian Expedition” tarafindan 1932-1938 tarihleri arasinda yapilmistir. ikinci arastirma Sir.Leonard Charles Woolley tarafindan önce 1937-1939 sonra 1946-1949 yillari arasinda Tell Atchana’da yapilmistir. Woolley ve daha önce bu arastirmalara ve kazilara konu olan çaglar iÖ.1400-1800, günümüzden yaklasik 3400 – 3800 yillar arasindaki dönemleri kapsamaktadir. Woolley bu çalismalarindan önce 1907-1911 yillari arasinda Misir’in güneyinde ve Sudan’in kuzeyinde arastirmalar, kazilar yapmistir. Woolley bu arastirmasindan sonra 1922 yilinda British Museum, University of Pensilvanya ortak çalisma grubunun genel yöneticisi olarak Ur’daki (modern Irak) bir arastirmaya da baskanlik etmistir. Buradaki arastirma konusu günümüzden 6000-2400 yil öncesinin bulgularinin tespit edilmeye çalisilmasidir. Bu iki arastirmadan sonra bir baglanti olarak günümüzden yaklasik 3400-3800 yil önceyi gün isigina çikaran Tell Atchana çalismalari (yeni ANTAKYA HiKAYESi) o dönem için bir tesadüf mü acaba? Bir de bunun Misir, Irak yaklasimlarini düsünürsek?…

    Hatirlamaya çalisalim!

    Mu’dan baslayan, Atlantis’ten gelen göç yollari haritasindaki yerlesimlerden en önemlilerinden birisi MISIR’di… ve nihai varis noktalarindan bir digeri ANTAKYA degil miydi?

    Solecki’nin ifade ettigi gibi, Ur “geçmis uygarlik yari kavisi”nin Dogu’daki ev sahiplerinden biri ise gelen ziyaretçileri karsilayan Antakya olamaz mi?

    Simdi daha yakin çaglara gelelim.

    iskender’i iÖ. 333 yilinda bu topraklara baglayan animsanan, bir cümle ile hatirlayalim. “TOPRAKLAR ÖYLE BEREKETLi, SULAR ÖYLE BERRAKTI Ki GiDERKEN BU DEFA ARKASINA BAKTI KOCA iSKENDER. SUYUNDAN iÇTiĞi PINAR ANNESiNiN SÜTÜ KADAR TATLI GELDi ONA. OLiMPiAS OLSUN ADI, ANNEMiNKi GiBi.” dedi ve gitti ……..

    Mu’dan ayrilan insanlarin da ayni hislerle arkalarina bakmadiklarini kim bilebilir?

    Zaman akmaya devam etti ……..

    iÖ.100’lü yillarda Roma’dan sonra, kültürü, sanati, ticareti ve zenginligi ile dogu ve batinin her bakimdan bulustugu bir sentez baskenti idi Antakya.

    Samandag’da (Seleucia Pieria) deniz hep gönlünce hep coskuyla gelir kiyilara çaglardan beri… diger açik AKDENiZ limanlari gibi. Tarih bu limanlara varabilmek için bir noktanin kerteriz alinmasi gerektigini söyler. Açik havalarda Kibris’in en kuzey ucundan Zafer limanindan bakildiginda Kel Dag (Cebel Akra), çogu zaman Kel Dag’dan bakildiginda Zafer Limani görünür.
    Acaba ilk gezginler yeni anakaraya varmak için yollarini nasil buldular?…

    Günümüzde 1995’li yillarda Chicago Üniversitesi, Oriental Institute’nin yeniden baslattigi bir çalisma var ANTAKYA’da. Adi AMIK VADiSi PROJESi. Arastirilan zaman günümüzden 6.000 yilin daha öncesi. Projenin basinda tanidik bir isim… Chicago Üniversitesi görevlisi Prof. K. Aslihan Yener baskanliginda Tony Wilkinson ve diger degerli bilim insanlari. Mustafa Kemal Üniversitesi ve Antakya müzesinden degerli ögretim görevlileri ve arastirmacilari. Bu destek gören ve bütün dünyada ilgiyle izlenen uluslararasi ortak bir çalisma.
    Bu yazi bundan 3-5 sene sonra yazilsaydi arastirilan dönem günümüzden 6.000 yil öncesi yerine 10.000 yil veya daha öncesi olmayacak miydi?

    ATATÜRK
    Yil 1930’dan 2 kisa zaman sonra 1932’de (Türk Tarih Kurumu’nun Atatürk tarafindan kurulmasi 1930) gelisen arastirmalar çerçevesinde; ilkel Diller Uzmani, degerli bilim adami, emekli general Tahsin MAYATEPEK derinlesen fikri sohbetlerinin birinde ATATÜRK’e Maya dili ile Türk dili arasindaki benzesmelerden bahseder. (Türkçe de “tepe” sözcügünün karsiligi Maya dilinde “tepek”tir.) Mayatepek buna benzer kelime ve deyim benzerliklerinin 100’den fazla oldugundan söz eder. Bu fikri diyalogtan etkilenen ATATÜRK konuyu daha fazla arastirmasi için o yillarda Tahsin Mayatepek’i Meksika’ya elçi olarak tayin eder. Meksika daki arastirmalarinda Türk ve Maya dillerinin benzerlikleri konusunda çalismalar yaparken William Niven’le tanisan Tahsin bey, hem Niven’in tabletlerini inceleme firsatini elde eder, hem de Churhward’in 50 senedir üzerinde çalisip bitirdigi MU medeniyeti ile ilgili eserin varligini ögrenir. Bu gelismelerin düzenli olarak ATATÜRK’E aktarilmasi sonucu, Churcward kitabinin ilk nüshasi getirtilir ve yaklasik 40-50 kisilik bilim adamindan olusturulan grup tarafindan incelenir. ATATÜRK Türk dili ve sembolleri ile Niven’in buldugu Naacal tabletleri, Maya dili ve sembolleri ve Churcward kitaplari üzerinde yapilan çalismalara bizzat nezaret eder. Kendi kayitlarini tutar. 1960 li yillarin sonlarina kadar Türk Dil Kurumun da saklanan bu kitaplar daha sonra ANITKABiR arsivine devredilmistir. Bu gün orijinal baskilari ve Türkçe tercümeleri ATATÜRK’ÜN tuttugu notlarla birlikte ANITKABiR’de saklanmaktadir.

    SON SÖZ
    ATATÜRK’ü yaptigi islerle tanimak güçtür; yasadigi hayat ve düsündügü seylerin maddi ölçülere sigmayan yüksek felsefesi ile tanimaliyiz. O, gittikçe farkina varilan derin bir psikolog, fikirleri istedigi kaliba döken bir mantikçi, dünyaya yol gösteren bir terbiyeci ve nihayet filozoflarin düsündügü BÜYÜK iNSAN MODELiDiR!
    Biz bu Modeli mütevazi akil teleskopumuzun objektifinde iyi seyretmeli ve hazmetmeye çalismaliyiz.

    Alıntıdır..