• Hakkında.
  • Fransızların cezayir işgali


    Fransızların cezayir işgali

    Cezayir 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar Osmanlı yönetiminde huzur, güvenlik ve barış içinde yaşadı. Ancak Osmanlı’nın dağılma süreciyle birlikte sömürgeci güçler de İslam topraklarını paylaşmaya başladılar. Paylaşılan bu topraklardan birisi de Cezayir idi. Fransız orduları 1827 yılında 37 bin askerle Cezayir’i işgale başladılar. Üç yıl süren askeri saldırıların sonucunda Cezayir toprakları tamamen Fransızların denetimine geçti. Zengin petrol yataklarına sahip olan ve Akdeniz’de oldukça stratejik bir liman özelliği taşıyan Cezayir, Fransa için son derece değerli bir topraktı. Ülke 1830 yılında Fransa topraklarına katıldı ve 132 yıl boyunca Fransa’nın sömürgesi olarak kaldı.

    Sömürgecilik anlayışının bir gereği olarak kendileri dışındaki milletleri ikinci sınıf insanlar olarak gören Fransızlar, işgal ettikleri tüm topraklarda olduğu gibi, Cezayir’de de baskıya ve şiddete dayanan bir sistem kurdular. Bir taraftan kültürel asimilasyon başladı. İlk önce Arapça konuşmak ve eğitim görmek yasaklandı. Resmi konuşma dili sadece Fransızca olarak kabul edildi. Bu politika halkın ulusal kimliğini ve kültürel birikimini yok etmeyi hedefliyordu. Daha sonra Cezayir bir yandan ekonomik olarak tam anlamıyla Fransa’ya bağımlı hale getirilirken, bir yandan da ülkenin siyasi yapısı Fransa’nın menfaatleri doğrultusunda yeniden inşa edildi.

    Fransa’nın 1827’de başlayan işgaline karşı Cezayir’de ilk direniş 1832’de Maskara Emiri Abdülkadir tarafından gerçekleştirildi. Mücadele sırasında binlerce Cezayirli Müslüman öldü ve Fransızlar da ülkeye tamamen hakim oldular. Cezayir’de ilk ayaklanma girişiminden sonraki süreç boyunca, halkın sömürgeci güçlere karşı duyduğu öfkeyi tek bir şemsiye altında toplayabilecek bir güç bulunmamaktaydı.
    Bağımsızlık için yapılan birtakım girişimler de uygulanan baskı ve şiddet politikalarının bir sonucu olarak son derece katı bir şekilde bastırıldı. 20. yüzyılın ortalarına kadar ülkedeki yapı bu şekilde devam etti.

    II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Cezayir topraklarında yeni bir dönem başladı. Nazi Almanyası önce Fransa’yı, ardından da Cezayir’i işgal etti. Cezayirli vatanseverlerin pek çoğu Naziler tarafından tutuklandı, büyük kısmı toplama kamplarına konuldu veya katledildi. 1942 yılında müttefik güçlerin Alman işgaline son vermesi ile birlikte Cezayir için yeni ve demokratik bir çağın başlayacağını düşünen Cezayirli aydınlar kısa sürede çok büyük bir yanılgı içinde olduklarını anladılar.

    1943’de Ferhad Abbas önderliğinde bir grup, sömürgecilik döneminin sona ermesi, savaşın bitiminde bağımsız bir devlet kurulması, yeni bir anayasa yapılması, Cezayirlilerin yönetimde etkin olması ve tüm düşünce suçlularının serbest bırakılması gibi maddeleri içeren bir teklifi müttefik güçlere sundular. Müttefik güçlerle birlikte Almanya’ya karşı savaşan Cezayirliler, haklı taleplerinin müttefikler tarafından kabul göreceğini sanmışlardı. Oysa götürdükleri tekliflerin hiçbiri kabul edilmedi. Dahası, Cezayir halkı için yeni bir katliam kapıda bekliyordu.

    8 Mayıs 1945’de II. Dünya Savaşı’nın sona ermesi vesilesiyle yapılan kutlamalar esnasında halk Cezayir bayrağı açınca, ortalık bir anda kan gölüne döndü. Fransız askerleri Cezayir bayrağı taşıyan kutlamacıların üzerine ateş açtı ve 40 kişiyi gözünü kırpmadan öldürdü. Bu vahşet bölgedeki diğer Müslümanlar arasında büyük tepkilere neden oldu, gösteriler büyüdü, Fransa ise buna karşılık vahşetin dozunu artırmaya karar verdi. Ordu birlikleri sivil halkın üzerine rastgele ateş açmaya başladılar. Sonunda, Amerikan kaynaklarının rakamlarına göre yaklaşık 45 bin Cezayirli Müslüman bu olaylar esnasında can verdi. Pek çoğu da yaralandı. Tarihe Setif Katliamı olarak geçen bu olayları takiben Fransızların katı ve baskıcı rejimi tekrar uygulamaya konuldu. Tüm siyasi faaliyetler yasaklandı. Binlerce Cezayirli hiçbir gerekçe gösterilmeden tutuklandı. Cezayirliler bir kez daha sömürgecilerin zulmünü acı bir tecrübeyle görmüş oldu.

    Setif katliamından sonra geçen on yıl, bağımsızlık hareketlerinin olgunlaşma süreci oldu. 1 Kasım 1954’de direnişçi güçler tarafından yayınlanan bir bildiri ile Cezayir halkı bağımsızlık ve hürriyet için ayaklanmaya davet edildi. Aynı yıl içinde kurulan Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) ve Ulusal Kurtuluş Ordusu (ALN) bağımsızlık hareketinin öncüleri oldu. Ulusal Kurtuluş Cephesi homojen bir yapı değildi ve şemsiyesi altında pek çok farklı siyasi görüşe sahip halk birleşmişti. FLN, Eylül 1958’de Kahire’de toplanarak Geçici Cezayir Hükümeti’ni kurdu.

    Bu arada Fransa elbette zengin petrol ve doğalgaz yataklarına sahip olan Cezayir’i kaybetmek istemiyordu. Üstelik zengin doğal kaynakları olan bir Müslüman ülkenin varlığı hem Fransa’yı hem de diğer İslam karşıtı güçleri rahatsız ediyordu. Böyle bir devletin diğer Müslüman Afrika ülkeleri üzerinde “domino etkisi” oluşturacağını hesaplayan Fransız yönetimi, yeni katliamlara yöneldi. Cezayir, bağımsızlığını ilan edene kadar pek çok köy Fransızlar tarafından yakıldı, okullar ve camiler yıkıldı. Binlerce insanın canına mal olan bu süreç esnasında Fransızlar, Cezayir halkının ekinine ve hayvanlarına da zarar vermeyi ihmal etmiyorlardı. 400 bin bağ sökülürken, binlerce hayvan da boğazlandı.

    Ancak yıllarca Cezayir’i yakıp yıkmaktan, masum insanları, kadınları, çocukları ve yaşlıları katletmekten çekinmeyen Fransa, sonunda Cezayir halkının bağımsızlık azmi karşısında yenik düştü. Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle 1959 yılında Birleşmiş Milletler’de yaptığı bir konuşmada Cezayir’e bağımsızlık tanınacağını açıkladı. Tarihe Evian Anlaşması olarak geçen anlaşmayla FLN ve Fransa ateşkes ilan etti ve 1962 yılında Cezayir bağımsızlığına kavuştu. Sömürgeci Fransa’ya karşı 7.5 yıl boyunca verilen bağımsızlık mücadelesi, ardında çok ağır bir bilanço bırakmıştı: 1.5 milyon Cezayirli Fransa’nın şiddet uygulamaları sonucunda yaşamını yitirmişti.

    Fransızların Cezayir Halkına Uyguladıkları İşkence

    Fransız yönetiminin Cezayir’de uyguladığı politikayı dönemin Olağanüstü Yönetim Komutanı Jacques Massu’nun sözleri çok özlü bir şekilde ortaya koymaktaydı:

    “İşkence mi? Elbette işkence uyguluyoruz. Basının belli bir kesimi bu konuyu işleye işleye bizi bıktırdı. Fakat başka nasıl davranmamızı istersiniz?”

    Dönemin La Croix dergisi muhabirlerinden Jacques Duquesne’nin dile getirdiği izlenimler ise çok daha tüyler ürpertici idi:

    “İşkence ve insanların kaybolması sorunları zihinleri devamlı bir şekilde meşgul etmekteydi. Erkekler, bazen de kadınlar tutuklanıyor ve daha sonra kendilerinden hiç haber alınamıyordu. Cesetlerinin taş bağlanarak denize atıldığı biliniyordu. Sayılarının genellikle 3 bini bulduğu ileri sürülüyordu, ama Cezayir Belediye Başkanı Jacques Chevallier, 5 bin gibi bir rakamdan söz açmıştı. Fransız askerlerin baskı ve sindirme yöntemlerine ırza saldırı ve köyleri ortadan kaldırma uygulamaları da dahildi. Bir askerin anlattığına göre, hastabakıcı olarak görev yaptığı birliğinde hemen hemen her sabah gece boyunca işkence gören kişileri tedavi ediyordu. Hemen hemen her yerde en çok uygulanan işkence şekli ise bazen kadınların cinsel organları da dahil olmak üzere vücudun her yerine elektrotlar yerleştirilerek cereyan vermekti. Diğer işkence yöntemleri ise insanı yok etme amacını taşıyordu. Kurbanın ya hortumla ağzının içine su sıkılıyor, ya tırnakları sökülüyor, ya başı su dolu küvete daldırılıyor ya da ayakları zorlukla yere değecek şekilde saatlerce bileklerinden asılı tutulması sağlanıyordu. Ve daha başka yöntemler. Bütün bunları yazmak kolay değil. Ben bildiklerimin sadece çok az kısmını söyledim.”

    Bağımsızlık Ne Değiştirdi?

    Cezayir görünüşte 1962 yılında bağımsızlığını kazandı, ancak Müslüman halk için değişen pek birşey olmadı. Bağımsızlığın ilanı ile birlikte iktidarı ele geçiren Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) tam anlamıyla sömürgeci Fransa’ya bağlı bir organizasyona dönüştü. Bu parti baskıcı bir rejim oluşturdu. Bu baskıcı rejimin yöneticileri iktidarları boyunca ülkenin başta doğal gaz ve petrol olmak üzere zengin doğal kaynaklarını sömürdü. Bu nedenle iktidarları boyunca FLN yöneticileri ve onların yandaşları büyük servet elde ederken halk da gittikçe fakirleşti. Öyle ki 1990’lı yıllarda ülkedeki işsizlik oranı %70’lere tırmanmıştı.

    Cezayir’deki tüm bu gelişmeler halkın bir dizi gösteri, boykot ve protesto ile kızgınlığını dile getirmesine ve iktidarı zorlamasına neden oldu. Tek partili sisteme karşı, çoğulculuk ve serbestlik isteyen sesler yükseldi. Bunun sonucunda 1989 yılında çok partili sisteme geçildi. Bunun ardından yapılan yerel seçimlerde İslami Kurtuluş Cephesi (FIS) kazandı.

    Genel seçimler 26 Aralık 1991 tarihinde yapıldı. Seçim iki turluydu. 30 Aralık 1991 günü sonuçlar açıklandı. FIS 232 sandalyeden 188’ini kazanarak üstünlük sağlamıştı. İktidar partisi FLN ancak 15 parlamenter çıkarabilmişti. Seçimlerin ikinci turu yalnızca bir formalite olarak gözüküyordu. İkinci turdan da FIS’in zaferle çıkacağı kesindi.

    Ancak ülkedeki yönetim buna müsaade etmedi. Genelkurmay Başkanı Halid Nezzar’ın önderliğindeki ordu, birbirini izleyen ilginç olaylar sonucunda bir askeri darbe ile iktidarı ele aldı. Bu arada darbeyi sözde meşrulaştırmak için pek çok provokasyon ve yalan haber de üretilmişti. Başbakan, seçim sonuçları belli olmadan önce “seçimler sükunet ve güven içerisinde geçti” gibi açıklamalar yaparken, sonuçlar belli olduktan sonra “seçimler yeteri derecede özgür ve hilesiz geçmedi” şeklinde bir açıklamada bulunarak kendince FIS’in seçimde hile yaptığını ya da zor kullandığını ima etmişti.

    FİS’ten Bir grup kendilerine karşı güvenlik güçlerinin düzenlediği silahlı saldırılara karşı silahla kendilerini savunmaya başladılar. Sonuçta Cezayir bir iç savaş yaşamaya başladı.

    Cezayir İç Savaşı’nı Kim Yönetiyor?

    Cezayir’deki iç savaşta tek bir hedef vardı: Aşırı dindar çevrelerin gücünün gerekirse fiziksel imha yoluyla ortadan kaldırılması. Bunun için “anti-terör timleri” adı altında ölüm mangaları oluşturuldu. Bu mangalar hedef olarak seçtikleri aşırı dindarları fail-i meçhul yöntemiyle öldürdüler. 1984-88 yılları arasında Cezayir’de başbakanlık yapan Prof. Dr. Abdülhamid İbrahimi de Müslümanlara karşı girişilen savaşın yöntemlerini şöyle anlatmıştı:

    “Ocak 1992’deki hükümet darbesinden beri pek çok masum insan aralarında öğretmenler, mühendisler, avukatlar, doktorlar, öğrenciler olmak üzere keyfi olarak tutuklandılar, insanlar yargılanmadan gözetim kamplarına gönderildiler veya insanlık dışı şartlar altında hapishanelere atıldılar. Daha da ötesi her gün genç Cezayirliler hiçbir sebep olmaksızın idam mangaları tarafından öldürülüyor. Tek sebep rejim için potansiyel bir tehlike olarak görülmeleri.”

    İngiliz The Observer gazetesi yazarlarından John Sweeney’nin gazetenin 16 Kasım 1997 tarihli sayısında yayınladığı “We accuse 80.000 times” (80.000 kez suçluyuz) başlıklı makalesi de eski başbakan Abdülhamid İbrahimi’nin sözlerini destekler nitelikte idi. Cezayir konusuna özel ilgi duyan Sweeney, ülkedeki katliamlara bizzat şahit olan kişilerle yaptığı görüşmeler sonucunda katliamlar hakkındaki görüşlerini şu şekilde dile getirmekteydi:

    … Ancak delillerin ağırlığı Cezayir Devleti’ni mahkum ediyor. Generallerin 1991 seçimlerini iptal edip, halkı aldatmasından bu yana yaklaşık 80 bin kişi öldürüldü. Hükümet, hakim güç yolsuzluklara batmış, nefret ediliyor ve ancak terörün hükümranlığı sayesinde ayakta kalıyor. Uluslararası Af Örgütü’nün, İnsan Hakları Örgütü’nün, Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu’nun, Sınır Tanımayan Gazeteciler Derneği’nin delillerine olsun veya Cezayir’in kendi devlet kontrollü medyasının delillerine olsun bir bakın…

    Cezayirli bir gizli polis ile yaptığı röportaj ile tüm dünyada büyük yankı uyandıran John Sweeney, acımasızca katledilen masum insanların ölümlerinden başta Fransa olmak üzere pek çok Batılı ülkeyi sorumlu tutmakta idi. Çünkü yaptığı röportajlar ve edindiği izlenimler Cezayir’de sürdürülen terörün devlet destekli olduğunu göstermekteydi. Ve bu tüm dünyaca biliniyor olmasına rağmen hiç kimse buna “dur” demiyor, hatta mümkün olduğunca bu konudan bahsetmemeyi tercih ediyorlardı. Diğer bir deyişle “Cezayir Devleti ve Batı’daki dostları karanlıkta iş yapmayı tercih ediyorlardı.”

    Cinayetlerin Gerçek Failleri

    John Sweeney bu yazısında üç ayrı katliam olayını da örnek olarak veriyor ve Müslümanlara mal edilen cinayetlerin gerçek failinin kim olduğu sorusunun cevabını gözler önüne seriyordu. Bu olaylardan birincisi Temmuz 1994’de gerçekleşmişti. G-7 liderlerinin Napoli’de toplandıkları gün yedi İtalyan denizcisi Cezayir’in Cicel yakınlarındaki Cencen limanında, iddiaya göre “aşırı İslamcılar” tarafından boğazları kesilerek öldürüldüler. Batı basını tarafından saldırıyı gerçekleştiren “radikal İslamcılar” hemen şiddetle kınandılar, hatta ABD eski Başkanı Clinton da İslamcıları kınayan bir bildiri yayınladı.

    Ancak Sweeney’nin yazısında kaynak olarak kullandığı Cezayir Gizli Polisi üyelerinden Joseph ise bu saldırı hakkında Batılı kaynaklar gibi düşünmüyordu. Joseph olaydaki katillerin gizli polisteki mesai arkadaşları olduğunu söylüyordu. İşin ilginç yanı Cencen limanı bu saldırının gerçekleştirildiği esnada askeri bölge sınırları içerisindeydi ve oldukça sıkı korunan bir donanma limanıydı. John Sweeney de olaydaki sıradışı gelişmelere yazısında şu sözleri ile dikkat çekmekteydi:

    Donanmanın kışlası İtalyan askerlerin öldürüldüğü geminin birkaç metre yanındaydı. Eğer katiller İslamcı aşırılar ise, askeri giriş kapısından geçmeleri, usulca kışlayı aşmaları, İtalyan mürettabatın boğazlarını kesmeleri, sonra ortadan kaybolduğu anlaşılan 600 tonluk yükü boşaltmaları ve sonra da yine kimseye görünmeden parmak uçları üzerinde usulca geri dönmeleri gerekiyordu.

    Sweeney’nin yazısında örnek verdiği ikinci olay da en az birincisi kadar ilginçtir:

    … 1995 yılında Paris’te arka arkaya patlayan bombalar sonrasında yine İslamcı çevreler suçlanmış ve Batı da buna destek vermişti. Oysa Gizli Polis Üyesi Joseph bombaların planlayıcılarının Cezayir gizli polis komutanları General Tevfik ve General Smain olduğunu ve operasyonun Cezayir’in Paris Büyükelçiliği’nden yürütüldüğünü anlatmakta idi. Nitekim bu bombalama olaylarının ardından dönemin Fransa İçişleri Bakanı Jean-Louis Debré’ye bir yemek sırasında bombaların ardında Cezayir gizli polisi olma ihtimali sorulduğunda, Bakan şu şekilde cevap vermişti: “Cezayir askeri istihbaratı bizi yanlış yöne sevk etmek, böylece onları rahatsız edenleri ortadan kaldırmamızı sağlamak istiyorlar.”

    Söz konusu yazıda örnek verilen üçüncü olay da son derece esrarengiz bir şekilde gerçekleşmiştir. John Sweeney bu olayı şöyle anlatıyor:

    1997 yılında Cezayir’in güneyinde dev boyutlarda üç katliam yapıldı. Her üçü de kışlalarla çevrili yoğun koruma altındaki bir bölgede gerçekleştirildi. 200 kişinin gırtlağını kesmek uzun zaman alır. Cezayir mahkemelerine bu büyük katliamların herhangi biri için kimse çıkarılmadı. Katiller rejimin itirafına göre rahatsız edilmediler.

    John Sweeney’nin anlattığı olaylardan bir benzeri de Jeune Afrique dergisinde yayınlandı. Dergi Cezayir’in Seydi Musa bölgesinde gerçekleştirilen ve 300 kişinin katledilmesiyle sonuçlanan vahşetle ilgili olarak görgü tanıklarının söylediklerine yer vermekteydi. Bu olay Cezayir gerçeğini görebilmek açısından son derece önemlidir:

    Seydi Musa’da ordu karargahının hemen yakınında gerçekleştirilen ve beş saat süren katliama hiçbir askeri müdahalenin yapılmaması en çekici husus olarak gösterilmekte. Katliamdan kurtulan kişilerin ‘yardım için bağırdık, güvenlik güçleri yakınımızdaydı, ancak sabah saatleri ile birlikte ilk gelenler itfaiye ekipleri oldu’ şeklindeki açıklamaları, evlerden çıkan alev ve dumanın, saldırganların otomatik silahlarından yayılan sesin güvenlik güçlerinin dikkatini çekmemesi Cezayir’deki katliamların arkasındaki güçlerin kimler olduğu hakkında yeterli bilgi veriyor.

    Cezayir’de olup bitenler hakkındaki düşüncelerinde Abdülhamid İbrahimi ve John Sweeney yalnız değiller aslında. Cezayir’deki gelişmeleri yakından takip eden pek çok uzman, yaşanan katliamların ve terör olaylarının ardında cunta destekli Cezayir hükümetinin olduğu konusunda hemfikirdirler. Bu kişilerden birisi de RAND Corporation adına çalışan eski CIA ajanlarından Graham Fuller’dir. Fuller hem Cezayir’deki terörist faaliyetlerin, hem de Paris’te patlayan bombaların sorumlusunun cunta adına çalışan askeri birimler olduğunu belirtmekte ve amaçlarını şöyle dile getirmektedir:

    Dünya kamuoyunu manipüle etmek. Bu konuda Batılı istihbarat birimlerinin bilgisi var. Yanlış bilgilendirme yoluyla kamuoyunu etkilemeye çalışıyorlar.

    Öte yandan katliamlardan sorumlu tutulan cuntada yer alan generallerin pek çoğunun geçmişte Fransa ordusunda görev yapmış olmaları da bizlere çok önemli ipuçları vermektedir. Bu kişiler Cezayir’in bağımsızlık savaşı esnasında Fransız ordusunda görevliydiler, yani Fransa’nın işbirlikçileriydiler. Örneğin Genelkurmay Başkanı Muhammed Amari, Fransa ordusunda subaydı. Cezayir’in bağımsızlığını kazanmasından çok kısa bir süre önce Cezayir ordusuna katıldı. İstihbarat Daire Başkanlığı’nı yürüten General Tevfik ve askeri darbenin lideri ve eski Savunma Bakanı General Halid Nezzar da Fransa ordusunun subayları arasında yer almaktaydırlar.

    Tüm bu yaşananların yanı sıra eski başbakan Abdülhamid İbrahimi’nin “Tüm terör olayları hemen Müslümanların üzerine atılıyor. Oysa Müslümanlar katliamlarla hedefe ulaşamayacağını biliyorlar” sözleri ile birlikte dikkat çektiği bir başka husus daha var. İbrahimi bu sözlerinin ardından Cezayir’deki devlet terörünün asıl olarak Fransa’dan yönetildiğini ve 1962’de Cezayir bağımsızlığına karşı kurulan kontrgerilla örgütü OAS’ın eski elemanları tarafından örgütlendiğini vurgulamıştı.

    Bugün ise petrol ve doğal gaz yatakları gibi zengin doğal kaynaklara sahip olan Cezayir’de hala huzur ve barış sağlanmamıştır.

    kaynak