• Hakkında.
  • Hayvancılığın ekonomik açıdan önemi nedir?


    TARIM VE HAYVANCILIĞIN TÜRKİYE EKONOMİSİNE KATKISI


    Sanayileşerek gelişen toplumların ekonomilerinde bilindiği gibi tarım sektörünün payı diğer sektörleringelişmesine parelel olarak giderek düşmektedir.

    Tarım sektörü, Comhuriyetimizin kuruluşundan günümüze kadar, ülkemizin ekonomik ve sosyal gelişmesinde çok önemli görevler üstlenmiş ve bu görevini günümüze kadar sürdürmüştür.

    Tarım sektörünün önemi :

    Ülke nüfusunun beslenmesini sağlaması,

    Milli gelire ve istihdama katkı sağlaması,

    Sanayi sektörünün hammadde ihtiyacını karşılaması,

    Sanayiye sermaye aktarması,

    İhracata doğrudan ve dolaylı katkıda bulunması,

    Bu gibi nedenlerden dolayı ekonomimizde vazgeçilmez bir sektördür.

    Türkiye; toplam 77,9 milyon hektar alana sahip olup, bu alanın yaklaşık %26’sını ormanlar, %16’sını çayır ve otlaklar, %35’ini de tarımalanları oluşturmaktadır.

    Türkiye’nin tarım yapabilen toprakları Arazi Kullanım Yetenek Sınıflandırmasına göre sınıflandırıldığında birinci sınıf arazi miktarı 4,8 milyon hektar, ikinci sınıf arazi miktarı 5,9 milyon hektar, üçüncü sınıf arazi miktarı 6,2 milyon hektar ve dördüncü sınıf arazi miktarı ise 4,6 milyon hektardır.

    Ülke topraklarının %60’tan fazlası kamuya (devlet, belediyeler ve özel idareler) aittir. Bunun büyük bir kısmı ise mera ve orman arazisidir. 1940 yılında 14 milyon 800 bin hektar olan ekili ve dikili alanların yaklaşık 8,5 milyon hektarı ekonomik olarak sulanabilir özellikte olup, bunun ancak 4.4 milyon hektarı sulanabilmektedir. Diğer bir anlatımla Türkiye’deki toplam ekili ve dikili alanların %16.5’inde sulu tarım yapılırken, %83,5′ inde kuru tarım yapılmaktadır.

    Ülkemizde özellikle İç Anadolu bölgesi başta olmak üzere bazı bölgelerimizde yağış eksikliğinden dolayı nadas uygulamalı tarım yapılmaktadır. İşlenen yaklaşık 24 milyon hektar tarla alanının 5 milyon hektarı her yıl nadasa bırakılmaktadır (Dolayısıyla her yıl yaklaşık 19 milyon hektar alanda tarla tarımı yapılmaktadır). Diğer taraftan 1999 yılı itibariyle 790 bin hektar alanda sebze, 1404 bin hektar alanda meyve, 530 bin hektar alanda bağ ve 600 bin hektar alanda da zeytin üretimi yapılmaktadır.

    Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizdede tarımsal üretim büyük ölçüde doğa koşullarına bağlı, risk ve belirsizliği oldukça yüksek bir ekonomik faaliyettir. Bu özelliğinden dolayı tüm ülkeler tarıma özel ilgi göstererek tarım politikalarını belirlemişlerdir.

    Özellikle Gelişmiş ülkeler gıda güvencelerini garanti altına almak için tarım sektörünü öncelikli sektörler arasına alarak bu sektörü desteklemiş ve hiç bir zaman kendi insanlarının beslenmesini başka ülkelerin inisiyatifine bırakmamışlardır. Bundan dolayı dünyada tarımı gelişmemiş gelişmiş ülke yoktur.

    Ülkelerin geleceğini ilgilendiren oldukça stratejik (beslenme gibi) önemi olan bu sektör aynı zamanda diğer sektörlere hammadde sağlamaktadır

    Bizim gibi gelişme yolundaki ülkelerde ise önemi bir kat daha fazladır. Tarım sadece sektörü değil, ürettiği temel ürünler nedeniyle tüm ülkeyi doğrudan etkilemektedir. Bugün 65 milyona yaklaşan nüfusumuzun beslenme ihtiyacını karşılayarak nesillerin devam etmesini sağlaması nedeniyle çok önemli bir konumdadır. Diğer yandan ülke ekonomisine ve istihdama da büyük katkı sağlamaktadır.

    Pek çok ülkede olduğu gibi ülkemizdede genel olarak tarım politikasının amacı;

    -Artan nüfusun beslenme ihtiyacının karşılaması,

    -Üretim düzeyi ve verimin artırılması,

    -Üretimde doğal etkenlerin etkisinin azaltılması,

    -Tarımsal ürünlerde kendine yeterlilik seviyesinin yükseltilmesi,

    -Tarımsal gelirlerin artırılarak süreklilik kazandırılması,

    -Tarım ürünleri ihracatının artırılması ve,

    -Kırsal kesimin kalkınması dır.

    1950-1960 yılları arasında liberal ekonomi yaklaşımları benimsenmiş olmakla birlikte, tarıma dönük devlet desteği ve korumacılık devam etmiştir. Planlı dönemde de bazı politika değişikliklerine rağmen tarıma yönelik destekler sürdürülmüştür.

    Bugün dünyânın hayvancılık bakımından ilerlemiş ülkelerinde yetiştirilen hayvanların sayısından çok, verim dereceleri önemli yer tutmuştur.

    Türkiye’nin tabiat ve iklim şartları bakımından hayvancılığa elverişli olduğu söylenebilir. Bu arada bölgeler göz önüne alınacak olursa Doğu Anadolu Bölgesi geniş otlaklarıyla hayvancılığın en yaygın olduğu kesimdir. Bu bölgede daha çok koyun ve sığır yetiştirilir.

    Ülkemizde hayvan sayısı yüksek olmakla birlikte hayvan yeminin büyük ölçüde mer’a ve samana dayanması, hastalıklarla mücâdele ve pazarlama imkânlarının sınırlı oluşu hayvan yemleri ile hayvan ürünleri fiyatları arasındaki dengesizlikler yüzünden hayvancılığın iktisâdiyönden arzu edildiği şekilde geliştiği söylenemez.

    Türkiye’nin konumu ve değişik ekolojik yöreleri hayvancılığa elverişli olup, ülke harekete geçirilmemiş büyük potansiyellere sâhip bulunmaktadır. Hayvancılık alanında sayı bakımından zengin çeşitli hayvan varlığı bulunmaktadır, ama bunların içinde soyları iyileştirilememiş, düşük verimli yerli ırklar çoğunluktadır. Öte yandan bulaşıcı ve salgın hastalıkların tehdîdi, çayır ve mer’aların tarıma açılmış olması, yem bitkileri üretiminin yetersizliği ve yem açığının bulunması bu kesimin başlıca problemleri olarak dikkati çekmektedir.

    Türkiye’nin hayvan nüfusu, dünyâ ülkeleri arasında önemli bir yer tutmaktadır.

    Hayvancılığı etkileyen şartlar: Hayvancılığı olumlu ve olumsuz yönden etkileyen şartlar şunardır:

    1.Hayvan soyunun ve türlerinin iyileştirilmesi çalışmaları,

    2.Tabii otlakların durumu ve yem üretimi.

    Bütün ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de hayvanların çeşitliliği ve sayısı tek başına önemli değildir. Sayıları kadar verimliliği de önemlidir. Bununla ilgili olarak şöyle bir örnek verelim. Yurdumuzda en iyi cins ineklerin yıllık ortalama süt verimi 700-800, öteki cinslerin ise 150-500 kilogramdır. Fakat iyi hayvan cinslerinin beslendiği bazı ülkelerden F.Almanya’da bu miktar 3000, Hollanda ve Danimarka’da ise 4000-5000 kilogramı bulur. Et verimide aynı özelliği gösterir.

    Son yıllarda tarım alanlarının genişletilmesi tarım ürünleri bakımından olumlu sonuçlar vermiştir. Fakat bu durum mera ve çayırların azalmasına yol açarak, hayvan besleme imkanlarını azaltmıştır.

    Bununla birlikte bazı yıllarda, kuraklık yüzünden ot ve yem bitkileri yetersiz kalmakta bu da hayvancılığımızı olumsuz etkilemektedir. Kuraklığın üst üste olduğu yıllarda bu durum daha da kötüleşir.

    Bu sebeple; son yıllarda, yem bitkileri, şekerpancarı küsbesi gibi hayvan yami olarak kullanılan fabrika artıkları üretimine önem verilmektedir.

    1.Tarımın Türkiye Ekonomisine Katkısı

    Türkiye ekonomik yapı bakımından tarıma dayanan bir ülkedir. Tarım sektörü üretimle ilgili sektörler iççinde en büyük payı almaktadır. Gayri Sâfi millî hasılaya %20.5′ lik bir katkısı vardır. Ülkenin %35′ i işlenen tarım arazisidir. Ancak bugün tarım arâzisi olarak işlenen toprakların sınırlarına yaklaşmıştır. Türkiye nüfûsunun büyük bir bölümü kır kesiminde yaşamakta ve gelirini tarımdan sağlamaktadır. Tarım sektörüne ayrılan kamu yatırımlarının %60′ ını sulama yatırımları meydana getirmektedir.

    Türkiye, çeşitli iklim kuşaklarının etkisi altında bulunan ve bu yüzden, tropikal iklim bitkileri hâricinde dünyâda en çok bitki türüne sahip ülkelerden biridir. Ekilen tarım arâzileri içinde hububat ekiliş alanı %49′ a varan bir oranla baş sırayı almaktadır. Bunun ardındansa endüstri bitkileri ve yağlı tohumlar gelmektedir. Buğday, arpa, çavdar, yulaf, mısır, darı, pirinç, mahlut, kuşyemi, bakla, bezelye, nohut, fasulye, mercimek, soya fasulyesi, börülce ve burçak başlıca hububat ve baklagil çeşitleridir. Sekiz milyon hektar civârında bulunan nadasalanlarının azaltılması için Tarım ve Orman Bakanlıklarının yaptığı çalışmalar sonucu bu miktar devamlı azalmaktadır. Bu alanlarda baklagil ve yer bitkilerinin münâvebeye sokulmasıyla hem insan beslenmesinde, hem de hayvan yemi olarak çok önemli olan bu ürünlerde, önemli üretim artışı sağlanmaktadır. Çorum – Çankırı bölgesinde yapılan proje çalışmaları sonuçları bu konuda önemli kazançların sağlanacağını göstermiş bulunmaktadır. Nitekim bu proje başlangıcında bölgede %40 – 45 olan nadas alanları %25′ e indirilmiş ve burada münâvebeye sokulan mercimek ve nohut üretimindeki artışlar çiftçi gelirlerini ve ihrâcât imkanlarını arttırmış, böylece ülke ekonomisine büyük katkılar sağlanmıştır.

    Büyük ölçüde sulu tarıma dayalı olarak üretimi yapılan sanâyi bitkilerinin beslenmemizde, sanâyiye hammadde sağlamasında ve ihracatta önemli yeri bulunmaktadır. Toplam bitki üretimine ayrılan arâzilerin yaklaşık % 7′ sini ve toplam üretimin de %25′ ini sanâyi bitkileri meydana getirmektedir.

    Tütün, pamuk, şekerpancarı, patates, kenevir, başlıca sanâyi ürünlerimizi meydana getirmektedir.

    Özellikle tütün üretiminde tesirli denetim ve teknik yardım hizmetlerinin çiftçilere götürülerek tütün ekim alanlarının genişletilmesi yerine, verim, kalite artışı ve ihracaata önem verilmesi, şekerpancarı üretimindeyse şeker ithaline meydan vermeyecek gerekli tedbirlerin alınması gerekmektedir.

    Türkiye’de pamuk, gerek üretici ve gerekse sanâyi sektörü ve dış ticâret bakımından geniş bir kesimi ilgilendiren, tarıma dayalı dokuma sanâyimizin hammaddesi olan , ihtiyaç duyulan döviz gelirinin 1/4′ ünü tek başına sağlayan ve aynı zamanda ülkenin bitkisel yağ ihtiyacının önemli bir bölümünü karşılayan sanâyi bitkisidir.

    Türkiye meyve ve sebze potansiyeli bakımından dünyânın sayılı ülkeleri arasındadır. Üç yanı denizlerle çevrili olan ve akarsu ve gölleriyle geniş bir su ürünleri potansiyeli olan Türkiye için su ürünleri önemli bir faaliyet koludur. Fakat su ürünlerinin kişi başına yıllık tüketimi oldukça düşüktür. Ülkenin orman varlığı 1994 yılı îtibâriyle 20.200.000 hektar dolayındadır. Genellikle yüksek artma gücüne sâhip hızlı büyüyen türdeki ağaçların yetiştirilmesine hız verilmektedir. Bunun için okaliptüs ve kavak ağaçları bolca yetiştirilmektedir.

    1923 yılında Gayri Safi Milli Hasıla’nın %40’ını oluşturan tarım sektörü bu oranını çok küçük değişikliklerle 1970 li yıllara kadar getirmiştir.1980 yılında %25’e 1990 yılında %17’ye ve 1999 yılındada %13.8’e düşmüştür.Yetmiş altı yıllık dönemde tarımın GSMH içindeki payı yaklaşık %63 oranında düşmüştür. Bu düşmeye rağmen bugün bile ülkemiz ekonomisinde tarımın payı diğer gelişmiş ülkelerle karşılaştırıldığında çok yüksek oranda bulunmaktadır.

    Ülkemizdeki istatistiklerden edinilen bilgilere göre toplam istihdamın bugün yaklaşık %45’i, diğer bir ifade ile 9.6 milyon kişi tarım sektöründe istihdam etmektedir.

    1960’larda ve 1970’lerde izlenen gelişme stratejisinde sanayiye önem verilmişti. Bu politikada tarım destekleyici bir rol oynuyordu. Tarımsal politikalar ucuz ve yeterli gıda maddesi ile sanayi için hammadde sağlamaya yönelikti.

    Lütfen linki inceleyiniz:Hayvancılık

    Ayrıca;

    Hayvancılığın Önemi:

    Gelişen ve değişen dünyada insanoğlunun geçmişte var olan, bugün yaşanan ve gelecekte de hissedilecek önemli ve değişmez sorunlarının başında yeterli ve dengeli beslenme gelmektedir. Bu olgu söz konusu olduğunda, hayvansal ürünler taşıdıkları biyolojik özellikleri nedenleriyle vazgeçilmez ve diğer besin maddeleri ile ikame edilemez bir konumdadırlar.

    İnsanların yeterli ve dengeli beslenmesinde önemli rolü bulunan hayvancılık sektörü ulusal geliri ve istihdamı artırmak, et, süt, tekstil, deri, kozmetik ve ilaç sanayi dallarına hammadde sağlamak ve dengeli kalkınmaya katkıda bulunmak, kırsal alandaki açık ve gizli işsizliği azaltmak ve önlemek, kalkınma ve sanayileşme fınansmanını öz kaynaklara dayandırmak, ihracat yoluyla döviz gelirlerini artırmak, göç olaylarını ve bunun ortaya çıkardığı sosyal sıkıntıları azaltmak ve önlemek gibi önemli ekonomik ve sosyal fonksiyonlara sahiptir.

    Günümüzde ülkelerin gelişmişlik düzeylerinin belirlenmesinde kullanılan önemli kriterlerden birisi de kişi başına tüketilen hayvansal ürünler miktarıdır. Bu bağlamda hayvansal protein tüketimi ile kalkınma arasında sebep sonuç ilişkisinin var olduğu ileri sürülebilir.

    Beslenme alışkanlığının coğrafi koşullar ve kültürel faktörler nedeniyle önemli farklılıklar göstermesine rağmen, ülkelerin besin ihtiyaçlarını mümkün olduğunca dışarıya bağımlı olmaksızın karşılamak isteği sektörü devletin destek ve koruması altına alan kapsamlı tarım politikaları oluşturmaya yöneltmiştir

    Hayvancılık sektörünün kırsal alandan kente nüfus göçünü önlemek gibi günümüz Türkiye’sinde yaşamsal önem taşıyan bir sosyo-ekonomik görevi de bulunmaktadır. Böylece metropoller üzerindeki göç nedeniyle oluşan nüfus baskısının getireceği olumsuz koşullar da önlenmiş olmaktadır.

    Dünyada 21. yüzyıla bilgi toplumu olarak girmeye hazırlanan gelişmiş ülkeler ulusal üretimde istikrarı sağlamak amacıyla, bitkisel ve hayvansal üretimi daha akılcı ve ekonomik politikalarla desteklemektedir. Söz konusu ülkeler elde edilen üretim artışı ile aynı zamanda önemli bir dış satımcı ülke konumuna gelmişlerdir.

    Bu yüzyılda tarımsal ve hayvansal besin maddelerinin üretimi, gelişmiş ülkelerin tekelinde daha stratejik bir konuma ulaşacak, aynı zamanda az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelere karşı politik ve ekonomik bir silah olarak da kullanılabilecektir.

    Türkiye Ekonomisi Açısından Önemi:

    Gelişmekte olan bir ülke konumundaki Türkiye’de bitkisel ve hayvansal üretim ekonomik açıdan önemini hala korumaktadır. Ülke nüfusunun, 2000 yılı (DİE) verilerine göre 67.803.927 kişi, iktisaden faal nüfusun 25.997.141 kişi ve bunun yaklaşık %50’sinin Tarım kesiminde iktisaden faal nüfus olduğu göz önünde bulundurulursa, hayvancılık sektörünün Türkiye’nin kalkınması ve gelişmesi için üzerinde önemle durulması gereken bir önemi ve ağırlığının olacağı anlaşılmaktadır.

    Devlet İstatistik Enstitüsü tarafından 2001 yılında gerçekleştirilen Genel Tarım Sayımı Tarımsal İşletmeler Anketi sonuçlarına göre; Türkiye’deki toplam işletme sayısı 3.076.650, Bitkisel üretim ve hayvancılık yapan (Polikültür) işletme sayısı 2.074.479, yalnızca Bitkisel üretim yapan işletme sayısı 929.582, yalnızca hayvancılık yapan işletme sayısı 72.629’dur.

    Türkiye’de Hayvancılık Politikaları:

    Cumhuriyetin 29 Ekim 1923’de ilanından bu yana Türkiye’nin kırsal ekonomik kalkınma ile birlikte hedefi hep sanayileşmek olmuştur. Gelişmekte olan bir çok ülkede de hedef sanayileşmektir.

    Türkiye’de; özellikle Atatürk sonrası, çok partili döneme geçişten itibaren sanayileşme uğruna kırsal kesim ihmal edilmiş, hayvancılık ve tarım sektörleri arasında yatırımdan, destekleme politikalarına, kredi ve finansman olanaklarından yapısal iyileştirme uygulamalarına kadar bir çok konuda sektörler arası dengeler gözetilmemiş, özellikle dengeler hayvancılık sektörü aleyhine bozulmuştur.

    Bugün sanayileşmiş ülkeler olarak tanımlanan ve Avrupa Birliğine üye Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda gibi ülkeler, bu sanayileşme sürecinden geçerken tarım ve hayvancılığını ihmal etmemiş ve hatta bu sektörlerden sağladıkları sermaye birikimi ve tasarrufları sanayileşme çabalarında kaynak olarak kullanmışlardır.

    Bugün Türkiye’de kırsal kesimde mevcut işletmelerin sosyo-ekonomik yapısı incelendiğinde ekonomik gelişmeden çok, zaman içinde gerilemenin olduğu görülmektedir. Başta mevcut miras hukuku, hızlı nüfus artışı ve artan kırsal nüfusun sanayi ve hizmetler sektörlerinde istihdam olanaklarının yeterince yaratılamaması nedeniyle kırsal kesimde 1950 yılında 2,5 milyon olan işletme sayısı 2001 yılı Genel Tarım Sayımı sonuçlarına göre 3 milyon’u aşmıştır. Aynı süreçte kırsal nüfus ise 15,7 milyondan 20 milyon’a ulaşmıştır.

    Sayısal artış işletme ölçeklerinin küçülmesine ve üretimin iktisadilikten uzaklaşarak irrasyonelleşmesine neden olmuştur. İşletme ölçeklerinin küçülmesinin önemli bir nedeni de bu güne kadar uygulanan politikaların iktisadiliği teşvik etmeyen kararlılıktan uzak, populist yaklaşımlar olmasındandır. İşletme ölçeklerinin büyütülmesinde devletin elindeki en önemli araçlar kredi ve finansman politikaları ile destekleme politikalarıdır. Oysa bu araçlar özellikle çok partili dönemlerden itibaren kırsal alanda hem hayvancılık hem de tarım işletmelerinde optimum işletme ölçeğine ulaşmanın teşviki ve desteklenmesi yolunda değil, “çiftçiyi fiyat yoluyla memnun etme” amacına yönelik olarak kullanılmışlardır. Başka bir deyişle irrasyonel (iktisadi olmayan) olan işletme ölçekleri, adeta bu destek politikaları ile teşvik ve himaye görmüş, yetiştirici üretimini iktisadi kılma çabası içine girme ihtiyacı duymamıştır.

    Diğer taraftan bu bilinçsiz desteklemeler kırsal kesim işletmelerinde çağdaş gelişmenin gereği üretimde ihtisaslaşmanın da ihmal edilmesine neden olmuştur.

    Yıllardır uygulanan politikalarda hayvancılık sektörü ihmal edilmiş ve dolayısıyla hayvan üretici ve yetiştiricileri üretimden uzaklaşmıştır.

    Islah konusunda yapılan çalışmalarla sağlanan teknik başarıların, üretimi ekonomik kılan akılcı fiyat politikalarıyla desteklenmemesi sonucunda sektörde beklenen gelişme sağlanamamıştır.

    Hayvansal üretimde belirli bir üretim artışının sağlanabilmesi ve sektörün rasyonel bir yapı kazanabilmesinde devletçe sağlanan destek ve uygulanan istikrarlı fiyat politikasının büyük önemi vardır. Gerçekten tek başına olmamakla beraber üretimin hem nicelik hem de nitelik olarak artırılmasında fiyat önemli bir role sahiptir.

    Hayvancılık sektöründe fiyat teşekkülünde görülen eksik rekabet ortamı yanında 1950 öncesi ve 1950-1960 arası dönemde uygulanan narh ve buna dayalı tavan fiyatlar verim ve kalitenin artırılmasına imkan vermemiştir. Diğer taraftan 1963 yılından bu yana, planlı kalkınma dönemlerinde bile verim ve kalitenin artırılmasına imkan veren, kalite-fiyat ilişkisini dikkate alan istikrarlı fiyat ve destekleme politikaları da uygulanamamıştır.

    Hayvansal üretimde rasyonelleşmenin diğer önemli bir şartı da sektörün kredi ve finansman sorunlarının çözümlenmesidir. Sektörün önemli ölçüde yatırım finansmanına ihtiyaç vardır. Bu amaçla yatırım finansman ihtiyacını karşılayacak ve özel sektörü bu alanda üretime sevkedecek gerekli özendirici teşvik tedbirleri alınmamıştır.

    24 Ocak 1980 Ekonomik istikrar tedbirleri ve onu izleyen dönemde Türkiye ekonomisi yeni bir yapılanma içine girmiş, başka bir deyişle piyasa ekonomisinin tüm kurum ve kurallarıyla hakim olduğu yeni bir ekonomik değişim süreci başlamıştır.

    Alınan ekonomik politika tedbirlerinin şüphesiz Türkiye ekonomisi üzerinde önemli yararlar sağladığı doğrudur. Zira giderek globalleşen dünyada dış dünyaya entegre olmadan, rekabeti yaşamadan, gümrük duvarları arkasında tek başına himayeci bir politika ile ulusal sanayii yaşatmak ve kalkınmanın finansmanında bu yapı içinde dışsatımı artırmak pek olanaklı değildi.

    Ancak bu kararların ekonomiyi oluşturan tüm sektörler için başarılı sonuçlar verdiğini söylemek mümkün değildir. Örneğin bu kararlardan en olumsuz şekilde etkilenen sektörlerin başında hayvancılık gelmektedir. Her sektörün ekonomide gelişmişlik düzeyini dikkate almadan, ekonomik kararların gerektirdiği kurum ve yasal düzenlemeleri oluşturmadan uygulamaya konulan ekonomik politikalar, hayvancılık sektöründe telafisi gerçekten zor tahribatlara neden olmuştur.1950’den bu yana, planlı kalkınma dönemleri de dahil önemli ölçüde ihmale uğramış olan sektör, 1980 kararlarıyla beraber ekonominin acımasız rekabet koşullarına terk edilmiştir. Gerçekten, 1980 sonrası; Türkiye’de hayvancılığın çöküşünün hızlandığı dönem olmuştur.

    24 Ocak ekonomik istikrar tedbirleri ile hayvansal ürünlerden devlet desteğinin çekilmesi, hayvansal üretimi ve üreticileri özellikle psikolojik yönden son derece olumsuz etkilemiştir. Hayvancılık sektöründe uygulamaya konulan bu politikalar zamanla hayvansal üretimde caydırıcı bir etken olmuştur. Üretimin azalması ile birlikte hayvansal ürün fiyatlarının artması bahane edilerek, fiyat artışlarının nedenleri araştırılmadan, meydana gelen fiyat artışlarının spekülatif olduğu zannedilerek hayvansal ürün ithali yoluna gidilmiştir. Bu politika çerçevesinde hayvan üreticisi, besicisi ve yetiştiricisine verilen destekler de askıya alınmış, en aza indirilmiştir.

    Diğer taraftan Et ve Balık Kurumu SEK ve Yem Sanayi’nin üretim görevleri dışında kırsal ekonomiye dönük çok daha önemli sosyo-ekonomik fonksiyonları göz ardı edilerek, iyileştirme olanakları araştırılmadan veya yokluklarında istikrarı sağlayacak alternatif alt yapılar oluşturulmadan özelleştirilmiştir.

    Türkiye’de bu güne kadar, kırsal ekonomik örgütlenmede “çok amaçlı kırsal kalkınma kooperatifleri” modeli tercih edilmiştir. Bu ekonomik örgütlenme modeli beklenen başarıyı gösterememiştir. Başarısızlığının en büyük nedeni de “üretimde ihtisaslaşma” nın dikkate alınmamış olmasıdır. Bu model kırsal kesimde tarım ve hayvancılık işletmeleri arasındaki işletme, ürün ve üretim farklılıklarını dikkate almamaktadır. Model, kırsal alanda yaşayan, farklı amaçları, farklı çıkarları hatta çıkar çatışması olan üretim kesimlerini bir çatı altında toplamaya çalışmıştır.

    Kırsal kesimde üretici örgütlenmesi yanında kamu hizmetlerinin düzenlenmesi konusu da reorganizasyonun yapıldığı 1983 yılından bu yana sürekli tartışma konusu olmuştur. Tarım Bakanlığı bünyesinde bu reorganizasyonla oluşturulan fonksiyonel yapının kamu hizmetlerini verimli bir şekilde kırsal kesime götüremediği, hem tarımda hem de hayvancılıkta bu gün yaşanılan sıkıntılardan açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Farklı üretim sürecine, üretim yapısına, farklı sorunlara sahip olan ve farklı hizmetlere gereksinim duyan sektörlerde sadece fonksiyonlar dikkate alarak yapılan reorganizasyon kamu örgüt yapısını hantal ve irrasyonel hale dönüştürmüş, örgüt verimliliği düşerken kamu hizmet maliyetini yükseltmiştir. Zira 1980’den bu yana kırsal ekonomik yapının belirli bir ekonomik kalkınma atılımı içerisine sokulamayışının nedenini bu örgütlenme anlayışında ısrarda ve buna bağlı yapılanma yetersizliğinde aramak gerekir.
    Kalkınmasını beşer yıllık planlara bağlayan ülkemizin hayvancılık sektöründe öngördüğü kalkınma hedeflerini ve ulaştığı sonuçları başarılı olarak nitelemek mümkün değildir. Kırsal ekonomik yapıda rasyonelleşmeyi sağlayacak akılcı teknik ve ekonomik politika tedbirlerinin uygulanamayışı başarısızlığın ana nedenidir.
    Son yıllarda mevcut tarımsal destekleme politikalarının yarattığı sorunların giderilmesi ve uluslararası uygulamalara uyum açısından, Türkiye’de doğrudan gelir desteği sistemine geçilmiştir. IMF ile 22.12.1999 tarihinde imzalanan Stand-by anlaşması ile uygulanmaya başlanan istikrar programında tüm dolaylı destek politikalarından vazgeçilerek doğrudan gelir desteği (DGD) sisteminin uygulanması hedeflenmiştir. Bu doğrultuda 2000 yılında pilot bölge uygulamasıyla gündeme gelen doğrudan gelir desteği, 2001 yılında ülke geneline yaygınlaştırılmıştır. Bununla birlikte uygulanmak istenen bu radikal programın ne gibi sosyal, siyasal ve ekonomik sorunlara yol açabileceği hususları üzerine kapsamlı bir çalışma yapılmamıştır.
    Hayvancılıkta destek sadece üretim miktarına değil, verimlilik ve kaliteye de prim verme şeklinde olmalıdır. Bu şekilde düşük maliyetli ve yüksek kaliteli üretim teşvik edilmiş olur. Örneğin; kendi ham yemini üreten ve/veya verimi yüksek ırk yetiştiren üreticiye fazla prim verilmelidir. Ayrıca ürününü kaliteli ve sağlıklı değerlendiren üretici teşvik edilmelidir, et hayvanını kombinalarda kestiren ya da ürettiği sütü soğutup saklayan ve ileri işleme teknolojisine sahip sanayiye satan işletmelere fazla prim verilmelidir. Bu şekilde kayıt dışı işlemler azaltılmış, vergi geliri artırılmış, ürünlerin hijyenik şartlarda işlenmesi sağlanmış olur. DGD’nin tek başına kullanılmaması daha doğru bir uygulama olacaktır, hayvancılık yapan kesim desteklenirken hayvan sayısı ve süt verimi ve ayrıca kullanılan araziden elde edilen tarla bitkisinin verimliliği de göz önünde bulundurulmalıdır.
    Doğrudan gelir desteği modeli diğer desteklerin tasfiyesi neticesinde onların yerine geçmemeli ancak telafi edici destek olarak onların tamamlayıcı bir unsuru olarak kullanılmalıdır