• Hakkında.
  • siyasi partiler ve demokrasi


    siyasi partiler ve demokrasi

    1. Demokrasi ve Siyasî Partiler

    Çağdaş liberal-demokrasilerin vazgeçilmez aktörleri olarak görülen siyasi partiler demokrasinin tarihsel gelişiminin mantıkî bir sonucu olarak ortaya çıkmış değildir. Başka beşeri kurumlar gibi, siyasi partiler de “tarihsel olarak zorunlu” olgular değildirler; yani, demokrasi tarihi pekalâ başka şekilde gelişebilir ve siyasî partiler ortaya çıkmayabilirdi. Modern siyasî partiler, esas itibariyle, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’nın 18. ve 19. yüzyıl sosyal ve siyasî tarihinin özel şartlarında ortaya çıkmış politik örgütlerdir. Demokrasi uygulamasının 20. yüzyılda aldığı şekil de bu “tarihsel” yapıların varlıklarını sürdürmelerine imkân vermiştir. Oysa, klâsik demokrasi anlayışının siyasî partileri bırakınız zorunlu görmeyi, bunların onunla uyuşacakları bile şüphelidir.

    Bu elbette, siyasi partilerin günümüz şartlarında demokratik sistemler için önemini inkâr etmemizi gerektirmez. Şöyle veya böyle, siyasî partiler bugün temsilî demokrasinin zorunlu araçları durumundadırlar. Demokrasi ideali günümüzde aşağı yukarı temsili bir model içerisinde uygulanabilirlik kazanmıştır; çağdaş liberal demokrasiler de esas itibariyle temsili demokrasilerdir. Gerçi, öteden beri bu modele birtakım teorik eleştiriler yöneltilmiştir, ama bugün gündemde olan “katılımcı demokrasi”, “müzakereci demokrasi”, “radikal demokrasi” gibi eleştirel perspektiflerin gerçekten alternatif demokrasi modelleri sundukları söylenemez. Daha açık bir anlatımla, ne “katılımcı demokrasi”, ne “müzakereci demokrasi” (deliberative democracy) ne de “radikal demokrasi” kendi başlarına uygulanabilir, bütünlüklü modeller oluşturmamaktadırlar. Bunları, temsilî demokrasinin kimi eksiklerini telâfi etmeye, ona “demokrasi” kelimesinin çağrıştırdığı anlamların tümünü kapsayacak bir nitelik kazandırmaya hizmet etmesi mümkün birer teorik katkı olarak görmek daha doğrudur.

    Bunun konumuz bakımından anlamı şudur: Temsili demokrasiye yöneltilen eleştirilerin sahiplerinin tavsiye ettikleri düzeltmeler yapılsa veya yapılabilse bile, yakın bir gelecekte demokrasi uygulamasında siyasî partilerin merkezî önemi ortadan kalkacak gibi görünmüyor. Bununla beraber, yapıları ve işleyişleri, hatta demokrasideki rollerinin önem derecesi bakımından siyasî partilerin kimi değişikliklere uğraması da ihtimal dışı değildir. Esasen, söz konusu eleştirel perspektiflerden bağımsız olarak, siyasi partilerde bu gibi değişikliklerin işaretleri bir süredir zaten ortaya çıkmaya başlamıştır.

    2. Değişme Eğilimleri

    Bu değişme eğilimlerinin bir kısmını kısaca gözden geçirelim. Bir kere, siyasî partileri çağdaş demokrasi uygulamasında anlamlı kılan temel nokta, onların toplumla devlet arasındaki ana bağlantı ve iletişim araçları olmalarıdır. Bu açıdan meseleye bakıldığında, günümüzde siyasî partilerin bu temel işlevlerini gitgide yitirdikleri görülmektedir. Nitekim, son zamanlarda siyasî partilerin seçmenleri politikaya entegre etmek veya politikayı yönlendirmek işlevine sivil toplum içinden yeni rakipler çıkmış veya böyle bir rekabet potansiyeli taşıyan yapılar bugün daha etkili hale gelmiştir. Bu arada, sendikaların geleneksel önemi zayıflarken, başka sivil örgütler güçlü birer politik aktör olarak ortaya çıkmaktadır. Bu sivil örgütler arasında, global ölçekte faaliyet gösteren sivil toplum örgütleri özel bir önem taşımaktadır ki, demokrasi uygulamasında bu tamamen yeni bir durumdur. Ayrıca, belirtmek gerekir ki, haberleşme teknolojisindeki devrimci değişmeler de demokrasilerde partilerin “siyasî iletişim” kanalları olma rolünü azaltmıştır.

    İkinci olarak, bu ve buna benzer başka etkenler sonucunda, son dönemlerde seçmenlerin parti bağlılıkları zayıflamakta, seçmenler daha pragmatik ve araçsal düşünür hale gelmektedir. Bu olgu, partilerin sosyal temellerini bulanıklaştırmaya başlayan temel nedenler arasında yer almaktadır. Keza, küreselleşmenin yoğunlaşması ve modernliğin yaygınlaşması da sınıf ve din temelli gerilimleri yumuşattığı ölçüde bu sonuca katkıda bulunmaktadır. Mamafih, küreselleşme başka bir yönüyle de ulusal toplum içindeki grup veya topluluklarda kimlik bilincini beslemek suretiyle, siyasî partiler eksenine yeni bir boyut eklemekte veya bu boyutu eskisine göre daha etkili hale getirmektedir.

    Üçüncü olarak, medyanın ve diğer iletişim araçlarının gelişmesi ve etkinliğinin artması partilerin ulusal düzeydeki imajlarını öne çıkardıkça, yerel parti örgütleri zayıflamaktadır. Bu durum hem siyasi partileri seçmen kütlelerinden çok medyaya karşı duyarlı hale getirmekte, hem de onları devletin desteğine daha fazla muhtaç hale getirmektedir.

    Dördüncüsü, globalleşme sürecine paralel olarak, bir yandan iktisadi rekabetin sınıflar-arası (ulusal düzeyde) olmaktan çok uluslar arası düzeyde gerçekleşmesi, öbür yandan piyasa ekonomisi düşüncesinin yaygınlaşması da kamu mülkiyeti ve sendikal ayrıcalıkların artırılmasını talep eden eski-tarz sosyalist partileri geriletmekte veya onları varlıklarını sürdürebilmek için pozisyonlarını önemli ölçüde revize etmeye veya yeniden konuşlanmaya zorlamaktadır. Nihayet, bütün bu etkenler partilerin “yönetme” işlevindeki rollerini azaltmakta ve dolayısıyla “parti hükümeti” olgusu da zayıflamaktadır.

    Bununla beraber, belirtmek gerekir ki, bütün bu gelişmeler sonucunda, bir ölçüde yapı, işlev ve rol değişikliğine uğramış olsalar da, siyasi partiler bugün halâ birçok ülkede geniş toplum kesimleri için siyasal katılmanın başlıca araçları konumundadırlar. Bu, Türkiye gibi “yarı-demokratik” ülkeler için özellikle doğrudur. Gerçekten de Türkiye’de, siyasi partilerin –Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ısrarla dile getirdiği üzere- “kollektif ifade araçları” olarak güvence altında olmaları yurttaşlar için hayatî önemi haizdir. Çünkü, başka alanlarda özgür tartışma ve kamu siyasetine ilişkin önerilerde bulunma imkânları son derece kısıtlanmış olan Türkiye yurttaşları için siyasî partiler bir ölçüde “kurtarılmış bölgeler” gibi görülebilirler. Esasen bugün Türkiye’de siyasî partilerin yoğun devlet baskısı veya denetimi altında tutulmasının temel nedeni, otoriteryen eğilimli devlet seçkinlerinin partilerin bu özgül işlevinin farkına varmış olmalarıdır.

    3. Sonuç

    Türkiye’de “militan demokrasi” ve “devletin ve demokrasinin korunması” söylemi ile siyasî partilerin kapatılması meselesini de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Böyle baktığımızda, Türkiye’de bu temaların carî baskıcı siyaseti haklılaştırma sadedinde dile getirilmekte olduğunu fark etmemek imkânsızdır. Türkiye’de partilerden, devletçe ayrıcalıklı hale getirilmiş bir tek ideolojinin birbirinden ancak nüanslarla ayrılan çeşitlemelerine bağlı kalmalarının beklenmesi de bununla ilgilidir. Siyasî partiler korporatist siyasetin resmî meşruluğa sahip sadık aktörleri olarak görülmekte ve devletçi rantın paylaşılması imkânının sunulması onların sisteme sadakatini garanti etmeye yöneliktir. Partilere devlet yardımı kurumu da esas olarak bu amaca hizmet etmektedir. Bu şartlar altında, Türkiye’deki “meşrû” siyasî partilerin halkın yönetimi amacına hizmet etmek yerine zamanla devletin “yanaşması” haline gelmeleri, hatta devletin toplumu kontrol araçları olarak işlev görmeleri anlaşılabilirlik kazanmaktadır.

    Demokrasi bir öz değil, bir formdur, süreçtir. Demokraside esas olan şu veya bu müesses kurumun ilanihaye muhafazası değil, hangi kurumların ve politikaların gerekli olduğunu yurttaşların belirlemesine imkân verecek usul, yöntem ve araçların korunmasıdır. Demokrasi belli bir andaki kurumsal yapıyla ve güç ilişkileriyle özdeşleştirilemez; demokrasi sürekli bir oluşumdur. Bu nedenle, demokrasiyi korumak amacında samimi olanların, her şeyden önce, demokratik yöntemlerin ürettiği sonuçlara saygılı olmayı öğrenmeleri ve içselleştirmeleri gerekir. Demokratik yöntemlerin özü ise onların kamunun “konuşma”, “tartışma” ve “katılma”sına aracılık edebilmelerini müesseseleştirmesi ve güvence altına almasıdır. Konuşacak, tartışacak ve katılacak olanlar da, tabiatıyla, yurttaşlardan –yani, “halk”tan- başkası değildir. Bundan dolayı, demokrasiyi kimi yurttaşların siyasi görüşlerinden korumak demek “demos”u, yani demokrasinin aslî öznesini budamak demektir. Onun için, demokrasiyi toplumdan korumak istemek paradoksal bir talepte bulunmaktır; olmayacak bir şeyi, “halksız bir demokrasi”yi istemektir.